Saat gecenin üçü uyku tutmuyor içimde bir sıkıntı pencereyi açıp biraz hava almak istiyorum. Odanın penceresi hastanenin giriş kapısına bakıyor. Pencereyi açtığımda yüzüme sert ve soğuk bir hava çarpıyor. Dışarı da sigara içmeye inmiş pek çok refakatçinin içinde kapı önünde konuşan iki genç kız dikkatimi çekiyor. .......Emine ben bu kadar güçlümüymüşüm? Annem kendine geldiğinde hemen babamı, ablamı ve kardeşlerimi bana emanet ediyor. Hepside darmadağın oldular annemin acılarına dayanamıyorlar. Ya ben taş mıyım Emine taş mıyım. Annemin bakımı, ailemi teselli, birde içimde kopan fırtınalar. Beni kim teselli edecek Emine? Annem gözlerimin önünde eriyip gidiyor artık ağrılarını morfin bile on onbeş dakika dindirebiliyor arkasından yine içimi paralayan manzara. Ben annemin bunca çektiği ağrılara nasıl dayanıyorum Emine . Normal hayatta annem uyuduğunda bile nefesine bakardım aklım giderdi bir şey olacak diye şimdiyse bazen morfini aldığı ilk dakikalarda biraz daldığında " Rabbim ne olur annem hayatım boyunca böyle uyusun ağrı çekmeyecekse hiç uyanmasın razıyım yeter ki sıcak elleri ellerimde olsun ve ben hayatım boyunca başında oturayım" diyorum morfinin etkisi geçip ağrılar şiddetlenince "Rabbim annemin acılarına dayanamıyorum eğer ölüm onun ağrılarını dindirecekse onu al yanına diyorum" Bunu söyleyebildiğime inanabiliyor musun Emine inanabiliyor musun. Doktorlar her şeye hazır olun diyorlar. Küçük kardeşime ben bu cümlenin ne anlama geldiğini hangi dille anlatabilirim Emine.Ölüme nasıl hazır olunur ki, ne olur bir şey söyle Emine? .......Ahhh arkadaşım keşke seni teselli edecek kelimelerim olsaydı önce kendime söylerdim o sözleri, sabretmekten başka bildiğim bir şey yok ki........ İki refakatçinin gözyaşları içinde yaptıkları konuşma beni daha da kötü ediyor pencereyi kapatıyorum. Sanki duvarlar üzerime üzerime geliyor kendimi koridora atıyorum. Koridordaki banklarda Hastaları uyuyan refakatçiler oturmuş fısıltıyla dertleşiyorlar.... .......Ayşe biz dün yine yoğun bakımdaydık bu sefer inşallah oradan çıkmaz artık dedim ama kardeşim bu kadın dokuz canlı değil doksan dokuz canlı yine kefeni yırttı. üç aydır sandalye tepesinde insanlık halim kalmadı bu kadın beni öldürecek kendisi yürüyerek gidecek…… Şaşkınlıkla dinledikten sonra soruyorum... Siz hastanın nesi oluyorsunuz? Geliniyim diyor. tahmin etmeliydim deyip devam ediyorum, "Peygamberimiz; siz yerdekilere merhamet edin ki gökte ki de size merhamet etsin" buyuruyor iki gün sonra sizde o yatağa düşebilirsiniz değil mi?. Kadın acı acı gülümsüyor; arkadaşım Efendimiz ne güzel demiş ben bu yataga çok düştüm çocuklarım günlerce aç sefil oldu ama kayınvalidem asla ne torunlarına ne bana bakmadı, ben evimi rahatımı bozup gelemem dedi. Eşim çocuklarla benim aramda mekik dokudu işinden oldu. Kayın validem bir gün bu yatağa düşeceğini hiç aklına bile getirmedi ama gördüğünüz gibi ben yine sadece ve sadece Allah rızası için çocuklarımı ortada bırakıp üç aydır sandalye tepesinde uykusuz ona bakıyorum…İçimden kadına hak vererek; affedersiniz yargısız infaz ettim galiba diyorum. Ve bir nebze olsun faydası olur belki diye; kardeşim ne olur Allah rızası için yaptığınız şeyleri çektiğiniz sıkıntılardan dolayı isyan ederek yok etmeyin. Allah korusun o yatakta kayınvalideniz değil de kızınız yatıyor olsa ne yapardınız yine böyle söylenir miydiniz? Allah korusun diyor. İşte zorlandığınız her an deyiniz ki "Rabbim iyi ki bu yatakta yatan kızım değil sana hamdolsun, bana kolaylaştır zorlaştırma, sırf senin rızan için yaptıklarımı hatalarımdan dolayı kar suyu gibi eritip mahşerde ellerimi bomboş bırakma" deyin eminim rahatlayacaksınız. ( daha sonraki günlerde bana teşekküre gelip, öğrettiklerinin çok faydası oldu diyor.) Başka bir refakatci içini çekerek devam ediyor; Seda, senin kayınvaliden merhametsizmiş nede olsa el dersin geçersin. Ya ben ne yapayım Aylardır başında beklediğim altından aldığım annemde senin kayınvalidenden daha zalim ve merhametsizdi. Bir kere olsun şefkatle gözlerime bakmadı saçlarımı okşamadı, beni hep iş yapan bir robot gibi kullandı. eşimden boşanıp geldiğimde asla evlenmemi istemedi çünkü kendisine hizmetçi gelmişti. Hayatınız boyunca kanınızdan biri olan anneniz tarafından hep kullanıldığınızı hissetmenin nasıl bir duygu olduğunu bilirmisiniz? Aylardır uykusuzum bitap düştüğümde anne yanına biraz uzanayım diyorum. Ben rahat edemem hayır diyor. Duvarlara yaslanarak uyuyorum bu nasıl bir vicdandır yaaa?.......... Bana dönerek siz örtülüsünüz belki bilirsiniz şimdi ben bunu burada bırakıp gitsem dindeki cezam nedir? diyor. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemiyorum. Hayatı boyunca sadece kullanılmış bir evlada nasıl bir fetva verilebilir ki. Allah sabrını artırsın kardeşim fetva nasıldır bilmem ama şundan eminim ki "Her şeye rağmen sen ona merhametle yaklaşırsan eminim ki Rabbim bu davranışının mükafatını kat kat verecektir." Allah yardımcın olsun deyip yanlarından ayrılıyorum. Annemi hatırlıyorum sağlığında hayat kaynağım dayanağım, ölümüyle yokluğum olan ciğerparem annem Rabbim en güzel nimetleriyle mükafatlandırsın diye dua ediyorum ve ne kadar şanslı bir evlat olduğum için Rabbime şükrediyorum. Odaya geçerken bakıyorum Şulenin odasının kapısı açık ve yatağında oturuyor. Şule 24 yaşında iktisat okumuş, dünya güzeli bir kız. Son altı aydır mide ve yemek borusu şikayetleri varmış sonra kanser olduğu anlaşılmış ve dört aydır hastanede yatıyor. en ağrılı anında bile espri yapabilen kısa zamanda karşısındakini kendine bağlayan biri. Biraz espri yaparız belki rahatlarım diye odasına giriyorum; .......Eee gece kuşu hala uyumamışız? laptop kucağında yoksa dünya meselelerinin istatistiği nimi çıkarıyorsun? .......Senin Rabbin olan Benim Rabbim bugün bana uyumama ültümatonu verdi. Bütün askerlerini gönderip beni ağrı ateşine tutturdu. Yaralıyım be ablam uyku muyku hak getire... .......Şule'cim ağrıların hangi cihetten geliyor? senin ağrıların belli olmuyor sağ gösterip sol vuruyor biliyorsun. .......Bugün soldan soldan geliyorlar ablam. Önce yüreğime bir ateş düşüyor, o ateşle ciğerlerim yanıyor, içime lavlar akıyor, ardından bütün damarlarımın lime lime koptuğunu hissediyorum. Bir alev topu gibiyim yüreğimde volkanlar patlarken nasıl uyuyayım söyle ablam nasıl?.....Şu yatağa düşeli dört ay oldu bir kere bile aramadı, oysaki ben ona dört yılımı verdim. Sevmekten başka hiçbir suçu olmayan bir insana bu nasıl bir cezadır ablam. Üniversite birdeydim beni elde edebilmek için uzun zaman koştu peşimden, beni kendisine böyle bağladıktan gençliğimin en güzel yıllarını benden aldıktan sonra ben bu ayrılığı hak edecek ne yaptım ablam? Sevgi bu kadar basit miymiş, ucuz muymuş, yoksa sevgi ve vefa diye bir kavram aslında hiç yok muymuş söyle abla söyle? Ben sevgimle onda hayat bulmaya çalışırken, o beni yüzüstü bırakıp benim hayatımı söndürdü. Önce mide krampları sonra reflü ardından dayanılmaz ağrılar kısa sürede şu geldiğim noktaya bakar mısın abla. Hasta olduğumu anlar anlamaz tamamen yok olup gitti hayatımdan. Beni terk etmek için ölümümü bekleyemez miydi? dört yılın hiç mi hatırı yoktu kendine yeni bir hayat kurmak için bu kadar yakın olan ölümümü bekleyemez miydi? Beni anlamanı beklemiyorum sen hayatında hiç bu kadar VEFASIZ, UMARSIZ, VİCDANSIZ, ve BENCİL BİRİNİ tanımamışsın dırki abla. .... Şule’ye ne diyeceğimi bilemiyorum, seni bu hale getirenden daha VEFASIZ daha VİCDANSIZ daha UMARSIZlar var desem, pek çok kişide seninle aynı kaderi paylaşıyor desem Şulenin acıları dinmeyecekti. Zira kimsesin acısı kimse için teselli olmuyor. Şule bitkin bir halde yatağa düşüyor saçlarını okşuyorum gözyaşlarım onun gözyaşlarına karışıyor. Bütün acılarına bir teselli bekler gibi bakıyor gözlerime. Kendimi çok aciz hissediyorum, nedennnn nedennn neden çığlıkları yükseliyor içimde. Şulenin kucağındaki laptopu çekip alıyorum. .......Şule bu laptopu kafanda kırsam sonrada gidip tüm vefasızları kurşuna dizsem her şey yoluna girecek sanırım. Defalarca kez anıların içinde dolaşma diyorum ama sen alıyorsun laptopu kucağına, mektuplar yazılar şiirler resimler arasında mekik dokuyorsun. Kulağın telefonda gözün MSN de. Değer mi Şuleeee senin bu halde olduğunu bildiği halde arayıp sormayan değersiz aşağılık biri için değer mi? bir damla gözyaşına değer mi kendine acımıyorsan aylardır başucunda sefil olan annene acı. Sen hastalıktan değil içindeki acıdan öleceksin. Sen kendi hayatının katili oluyorsun Şulee kimsenin umurunda mı? Şule sanki yaşamdan dönercesine yüzünü duvara dönüyor. Ağrılarının şiddetlendiğini gören annesi hemşireye koşup, yine morfin yine kısa süreli uykuya dalıyor Şule......... Laptop kucağımda karanlık koridorlara bağırmak istiyorum. ........Eyyy hayat senmi bu kadar acımasızsın yoksa insanlarmı? Neden anlamaz insanlar birbirini, neden esirger merhametini sevgisini, hoşgörüsünü, neden kol kanat germek varken birbirine , kırarlar kanatları söndürürler hayatları? Neden bugün bu kadar dertli Emineler Ayşeler Sevdalar Şuleler nedennnn?
Nazlı Yenidunya
19/3/2009 - Burası Onkoloji (2) "Gelecek Ölüm; Gözleri Gözlerin Olacak"..............
Ellerin son bir defa dokunuyor güle ve güne. Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan; ve karanlığa hazırlanıyorsun. Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun. Hatıran bir taştan ve hüzün renkli topraktan ibaret olacak. Kahkahalar seni yalnız bırakacak, mutluluklara seni hesaba katmadan devam edilecek. Sana arkalarını dönecekler. Senin kokun uzakların kokusu olacak. Tenin toprağın soğuğunu tadacak. "Gelecek ölüm; gözleri gözlerin olacak."
Hatırla ki, yarınki gün seni taze bir toprak yığının altında bulacak. Bir gün saatinin akrebi, yelkovanı senin uzanamadığın ânlara doğru dönecek. Yüzüne günışığı vurmayacak. Hayatının ebedî rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın. Ya küle dönecek ya güle dönüşeceksin. Yüzün solacak, Ellerin solacak toprak olacak.
Unutma ki, toprak şimdi ayağının altından kayıyor. Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun. Unutma ki, elinle ölüme dokunuyorsun. Elinle ölümü dokuyorsun. Hatırla ki, gözlerin ölüme bakıyor. Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor Hatırla ki, seni sımsıcak sarıp kucaklamak isteyenler bir tabutun katı, soğuk dokunuşuna çarpıyorlar. Ve hep başkaları var dışarıda, hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında. Kimsenin tanıdığı değilsin artık. Kimsenin ‘ölü’sü de değilsin.
Senai Demirci sen ve son adlı makalesinde kaleme almıştı bu satırları. Okuduğumda çok etkilemişti beni. Zaman zaman sıkılıp hasta odalarına ziyarete gittiğimde ölüme bu kadar yakın olan kişilerde ölüm gerçeğinin neden bende olduğu gibi başkalarında da aynı etkiyi yaratmadığını görmek çok üzüyordu beni. Acılar içinde kıvranan insanlar sanki ikiye ayrılmıştı. Bir kısmı; yok olup gitme sevdiklerinden zamansız ayrılmanın ve çektikleri bu acıyı hak etmediklerinin acısıyla zaten dayanılmaz olan ağrılarının üzerinede acıları ekleniyordu. Hem ağrıya hem yüreklerindeki acıya dayanamayan bu kanser hastalarına hemşire morfini dayayınca gözleri sessizce kapanıyor saatlerce uyuyorlardı. Onları anlamaya çalışıyordum, çektikleri acılara bir tesellileri yoktu, zira ahiret inançları yoktu. Yok olup gideceğini zannetmek çok büyük bir acı olsa gerekti. O manzara karşısında Rabbime yarattığı sonsuz sayıları adedince hamdettim. Çünkü bir insana nasip olacak en büyük nimetti İMAN etmek. Allahın ve ahiretin varlığına inanmak. her türlü acı keder ve başa gelen zulüm için iyiki ahiret vardı. Allahın adaleti, nimeti, mükafatı ve rahmeti vardı bizi bekleyen, iyiki ahiret inancı vardı...
Diğerbir kısım hastalarda sanki hemen şu an ölecekmiş gibi ibadet ediyorlardı. Ve hallerinden hiç şikayetleri yoktu. onlardaki bu acı sükunda Hz. İbrahimi hatırladım. Hz. İbrahim ateşin içindeydi ama içinde olduğu ateş onu yakmıyordu. Rabbim o ateşe serin ol demişti. Ateşi yok etmemişti Rabbim ama acısını azaltmıştı. İşte iman etmiş kanser hastalarıda acı içinde olmalarına ragmen derin bir sessizlik ve tevekkül içindeydiler. Namazlarını yatak aralarında veya yatakların üzerinde kılıyorlardı. Hiç sanmıyorum ki onkolojinin dışında hiçbir hastane mescidi bu kadar çok hastayla dolu olsun. Mescide her gittiğimde karşılaştığım bir hasta ilgimi çekmişti. Hasta yatağında çok acı çektiğine şahit olduğum bu hastanın hastane dışına çıkarak mescide gelmesine yollarda perişan olmasına ve enfeksiyon kapma rizkine razı olmamıştı yüreğim. Yanına yaklaşıp selam verdim selamımı aldı. Adın ne dedim sadece gülümsedi, nasılsın dedim sadece gülümsedi, yanında başka bir hasta bana dönüp o Türkçe bilmiyor kürt seni anlamıyor dedi ve kendiside kürt olduğu için bize tercümanlık yapmaya başladı.
……Kardeşim sen çok ağırsın bir daha mescide gelme Allah halini görendir ibadetini yatağında yap. Dedim. İki eliyle ellerimi tuttu solgun gül gibi bakan gözleriyle, acı bir tebessümle konuşmaya başladı;
……Sen benden daha iyisin diyemi benim hissettiklerimi hissetmiyorsun acaba oysaki bende seni hep mescide görüyorum?
……..Zaman sorunu sadece zaman. Sen daha iyisin diye şeytan sanırım seni zamanın çok diye aldatıyor olabilir ama ben zaman sınırımın sonlarında gibiyim ve dünya hayatındaki bu son dakikaları neden Allah yolunda harcamayayım ve neden namazı mescide kılmayayım sevabı daha fazla feyzi daha fazla olduğu halde. Ağrılarıma gelince yatsamda acılar içindeyim yürüsemde bacaklarım beni taşıdığı sürece mescide geleceğim ama senide hep burada görmekten mutlu olacağım diye gülümsedi.
………Elleri hala ellerimdeydi sanki kanı çekilmiş gibi buz gibiydi. Ellerini okşayarak; Zenan sana samimiyetle bir şey soracağım dedim, buyur dedi.
……... Ne zamandan beri namaz kılıyorsun ve örtülüsün; hastalanmadan öncede böyle ibadetlimiydin?
………Kendimi bilelidir Allah ailemden razı olsun. Dedi.
………Hiç ölümden korktuğun oldumu?
………Allahı bildiğimde ölümü bildim ve hayatım boyunca ölüme hazırlandım. Rabbim affetsin bu hastalık Allaha kulluğumda beni biraz zorladı. Allahın rızası ve Cennet ümidi olmasaydı bu acılara dayanılmazdı. Sağlıklıyken cenneti hep merak ederdim ama şimdi cenneti özlüyorum helede ağrılarım dayanılmaz olduğunda, yani ölümden korkmuyorum. Fakat içimdeki acı sadece sevdiklerimden ve özellikle iki evladımdan ayrılmanın acısı. Oğlum 17 yaşında ama kızım çok küçük henüz İslam kimliği oturmadı bundan dolayı da çok endişeliyim acım sadece bunlardan işte..
Mescid çıkışında oğluyla tanıştırıyor Zenan beni. Şırnak Lisesi sondayım ama annem için okulu bırakmak zorunda kaldım başka bakacak kimsemiz yok diyor. Odaya döndüğümde delikanlının yüzündeki acı kaygı gözlerimden gitmiyor. Annemi hatırlıyorum acılarım tazeleniyor, küllendiğini zannettiğim ateş içimde volkan gibi yeniden patlıyor. Sarsıla sarsıla ağlıyorum. Annememi kendimemi Zenanamı yoksa delikanlıyamı ağlıyorum ayırt edemiyorum ama içim acıyor.. Uzun süre dua ediyorumRabbim benim yaşadığım acıları bu delikanlıya yaşatma diye. Ne varki daha birhafta geçmeden, akşamın karanlığı inmeye başladığı bir saatte dışarıdan inceden bir feryad yükseliyor anneeeeeemmmm annem ölmedi gülümsüyor baksanıza annem ölmedi. Annemmm bu karanlık gecede sensiz ne yaparım bir daha yolumu nasıl bulurum senden başka kim bana güneş olur annemmm. Bu nasıl bir acı Rabbim ben zindanlara düştüm sen annemi nurunla karşıla merhamet et ona, o seni çok severdi sende onu şefkatinle karşıla Rabbimmmm Allahım diye….
………Hiç bilmediğ koca bir şehirde annesiz ve kimsesiz 17 yaşında bir çocuk küçük kardeşine annesini sağ götürememenin acısıyla yanarken. Ölüsünü nasıl götüreceğini bilememenin, kimsesizliğin, çaresizliğin acısını yaşarken, şehrin diğer yanında nice gençler ve yaşlılar aslında sorun olmayan dünyalık şehvetleri ve arzuları için acı çekiyor asıl acının ne olduğunu hiç bilemeden….
(hastane günlüğü devam edecek)
Nazlı yenidünya
15/3/2009 - Burası Onkoloji (1) "Hastane Önünde İncir Ağacı Tabibin Sözleri Zehirden Acı"....
Hastane önünde İncir Ağacı Tabibin Sözleri Zehirden Acı…..
Burası Onkoloji hayat burada normalin çok ötesinde seyrediyor.Buradaki insanlar her ne kadar caddede, işte, mahallede, evinizde gördüğünüz insanlar gibi görünse de, şu onkolojinin kapısından girmişse hele de yataklarından birine yatmışsa, işte bu insanlar dışarıdaki insanlardan çok başkalaşıyor. Diğer hastanelere şifa bulmaya gidenler oradan iyileşip çıkmayı umarak gidiyor ama onkolojiden içeri girenler büyük bir ihtimalle artık evlerine dönemeyeceklerini bilerek geliyor. Yaşadıkları dünya artık bizim bildiğimiz dünya olmuyor.
Genç bir bey eşini tekerlekli sandalyeye bindirmiş, insanlara lütfen yol verin deyip hızla tedavi odasına ulaşmaya çalışırken, birden Seda ile göz göze geliyoruz. O kadar güzel ki kemoterapiden dökülmüş kaşına kirpiğine, teni küflenmiş limon rengini almış sarı gri ve yeşil gözleri sanki göz değil de cansız bebeklere takılan takma göz gibi bakmasına rağmen çevresindekiler güzelliğinden kendini alamıyordu. Bakışları kanımı dondurdu. Çünkü bomboş ve başka âlemden bakan gözleriyle çevresindekilere sessizce mesaj veriyor gibiydi. Eşinin acelesine rağmen sedada hiçbir acele izi yoktu. Sanki eşinin acele etme tavrına bir anlam verememiş, buz gibi umarsız ve hiçbir mana taşımayan bakışları vardı. Bu bakışlardan kendimi alamıyordum. Kesinlikle bu bir dünyalı bakışı değildi. Çevresinde, koridorda koşuşturan insanlara haykırıyordu bu bakışlarıyla sanki, ne yapmaya çalışıyorsunuz ne kadar çabalasanız da geleceğiniz nokta şu an benim geldiğim nokta olacak der gibiydi. Bedensel olarak dünyada yaşıyor görünse de, Seda çoktan bu dünyayı terk etmişti. Tetkikler elimde kalakaldım içim acıdı şaşkındım ve seda için bir şey yapma onun tekrar hayatla bağını kurma hayaline kapıldım ve istem dışı olarak yanına yaklaşıp.
…….Geçmiş olsundedim……
Seda gözlerime baktı ama bakışlarında beni duyduğuna dair hiçbir işaret yoktu bakışları soğuk ve bom boştu. Devam ettim;
…….Çok gençsiniz lütfen pes etmeyin hayata bağlanın…dedim. Yine tepkisiz ve suskun kaldı. Beni duyamadığını veya anlayamadığını düşündüğüm anda konuşmaya başladı;
HAYAT BENİ BIRAKMIŞKEN benimle arasındaki bütün bağı koparmışken ben ona hangi bağla bağlanayım onu da söylermisiniz?Uçak piste inmiş sizi bekliyor sizin elinize sadece gidiş bileti verilmiş ve size uçağın kapısından başka bütün kapılar kapanmışsa ben hangi kapıya gidip sığınayım onu da söylermisiniz?
Bu sözler karşısında yüreğim paramparça oldu sanki her şeyi daha berbat etmiştim ve toparlama ümidiyle devam ettim;
……..Lütfen böyle düşünmeyin Rabbimiz yüce Kur’an da “Allahtan ancak kafirler ümidini keser” buyuruyor lütfen ümit var olun…
Seda beni şaşırtan zoraki gülümsemesiyle devam etti….
……..Ben Allahtan hiç ümidimi kesmedim ki Rabbimin bana ihtiyacım olanı vereceğini hep ümit ediyorum. Ama sizin anlamakta güçlük çektiğiniz şey şu; Siz şu an dünya gözüyle baktığınız için dünya ve içindeki sahip olduğunuz değerleri kaybetme korkusu sizi panikletiyor ve kaybetmemek için her çareye baş vuruyor bu süreç içinde de çok üzülüyorsunuz. Sizin sıkıntınız ellerinizden kayıp giden dünya, yani yaşamınız için. Benimse böyle bir derdim yok. Siz her halükardabir gün mutlaka bitecek bir ömrün uzayabildiği kadar uzamasını “ümit ederken” BEN BENİ TERK EDENİN peşine düşmüyorum Rabbimin bana yazdığı kaderi kabullenip, çektiğim bu acılara sabrederek sadece “RABBİMDEN RIZASINI VE CENNETİNİ ÜMİT EDİYORUM” İnşallah sizlerde benim geldiğim şu noktaya gelmeden önce sizi terk eden hiçbir şeye bağlanıp kalmaz, DÜNYAYI DEĞİL EBEDİ HAYATI CENNETİ ÜMİT ETMEYİ ÖĞRENİRSİNİZ…
Seda ile yaptığımız bu konuşmadan sonrasürekli kendimi sorgulamaya başlıyorum. Aradan birkaç gün geçmeden gece koridorlarda bir feryat yükseliyor arşa doğru….. sabah hastabakıcı; Seda’yı da gönderdik diyor. O buz gibi kanımı donduran bakışlarıyla ölümünden önce hayata dair bana yeni bir pencere açanSeda için Rabbime dua ediyorum;
Rabbim tüm inananları ve de seda’yı ÜMİT ETTİKLERİYLE mükafatlandır…ve çevremizdeki ölümleri bizim ölü kalplerimizin dirilişine vesile eyle……aminnn…
Mevsim yaz olmasına rağmen,ormanın içindeki dağ evi çok soğuktu. Bir haftalık tatillerini deniz yerine orman havası alarak yaylada geçirmeyi tercih etmişlerdi. Orman içinde gün boyu yürüyüş yaptılar, bu mevsimde hala papatya açtığına şaşkınlıkla bakarak papatya toplamışlardı. Akşam yemeğini neşe içinde dağ evinin bahçesinde yerken birden elektrik kesilmişti. Ay ışığı yoktu ve birden orman heybetli karanlığıyla yüreklerine korku salmıştı. Sanki gün boyu neşe içinde gölgesinde oturup yollarında yürüdükleri orman bu orman değildi. Sanki birbirlerine su şakaları yapıp yorulunca da kenarına oturup hayaller kurdukları göl bu göl değildi. Sessizliği bozan Hatice oldu;
…….Abla çok korkuyorum.
…….Neden?
…….Çok karanlık ve ürkütücü. Deyip ablasına sokulmuştu.
…….Hatice; içinde bulunduğumuz şu durum çok ilginç değimli?
…….Ne yöndenabla?
…….Gün boyu ormandan ayrılmak istemeyen sendin çok neşeli ve mutluydun. Şimdi ise zavallı bir çocuk gibi korkudan titriyorsun. Oysaki orman aynı orman sende aynı sensin. Aradaki tek fark gece ve gündüz. Allah gece ve gündüzü öyle hikmetlerle donatmış ki insan Allah’ın OKU emriyle tabiatı okumaya başladığında hayretlere düşüyor. Nur (aydınlık) herzaman güzel yönleri açığa çıkarırken, insana güvenlik ve esenlik verirken,karanlık (zulmet) her zaman kötü yönleri açığa çıkarıp, korkuyu kuşkuyu ve güvensizliği ortaya çıkarıyor. Rabbim işte şu an adına tabiat dediğimiz aynı tabloda bize bu iki zıt duyguyu aynı anda yaşatıyor. Rabbim nuruyla kalplerimizi, amellerimizi ve dünyamızı aydınlatır inşallah.
…….Tespitlerin çok güzel abla çok düşündürücü. Şu karanlıktan çok korkuyorum ve de çok üşüyorum içeri geçelim mi?
Ablası olur güzelim deyip içeri geçtiler önce gaz lambasını bulup yaktılar sonrada üşüdükleri için evin salonunun köşesindeki şömineyi yaktılar. Hatice aydınlık bir odada şömine karşısında minderde oturan ablasının dizine yatmış, şöminenin ışık ve sıcağı yüzüne doğru vurdukça mutluluktan gözleri parlıyor ve ablası ile Serpil hanımın konuşmalarını dinliyordu. Serpil içi içine sığmayan maceraperest kıpır kıpır bir hanımdı.
Bir süre sessizlik oldu herkes şömineye odaklanmış gibi sadece ateşi seyrediyordu. Aslında gözler şöminede olsa da düşüncelerin çok farklı yerlerde olduğu o kadar belliydi ki. Dört bayanda sanki başka başka alemlerdeydiler o an ve sessizliği bozan yine Hatice oldu.
…….Ablacım şu ateş ne harika bir şey değimli? İyi ki şömineyi yakmışız seyretmeye doyamıyorum.
Ablası Hatice‘nin muhakeme yeteneği, idrak yeteneği, gördüğü her şey, yaşadığı her olaya karşı farkındalığı gelişsin diye ona her zaman birazda espriyle; Hatice Allah’ın ilk emrini yerine getir bakalım. Gördüğün bu manzarayı oku, insanı oku, olayları oku, kendini oku derdi. Ablasına göre yazılı ayetlerden önce görsel ayetler okunup idrak edilmezse yazılı ayetlerin anlaşılması zordu. Ve yine her zamanki gibi bir yandan elleriyle saçlarını okşadığı Hatice ye seyretmeye doyamadığın şömineyi okur musun bana dedi?Hatice sanki jüri önünde sınav oluyormuşçasına birazda muzipçe şömineyi okumaya başladı;
…….Ablacım ve sayın jüri; ATEŞ Allah’ın yarattığı olağanüstü bir nimettir. Biraz önce karanlıktan korkuyordum ışığıyla beni aydınlattı gözümü gönlümü huzura kavuşturdu. Üşüyordum sıcağıyla hem tenimi hem ruhumu ısıttı. Şömine içinde odundan çıkan çıtırtıların müziği eşliğinde kıvrak danslarıyla gözümü okşayıp ışıltısıyla bana muhteşem bir romantizm yaşattı. Beni çok mutlu etti sanki ayaklarım yerden kesildi beni başka bir aleme götürdü galiba ben ateşe aşık oldum dedi gülerek. Sonra küçük bir açıklama daha yapıp “aşık olanların ayakları yerden kesiliyormuş ya bu yüzden yani” diye gülmeye başladı.
Diğer arkadaşları Hatice’yi alkışlarken ablası;
…….Hatice helal olan her nimet insana bu duyguları yaşatır bu tarifini unutma olur mu? Dedi.
Serpil hanım; arkadaşlar şömine karşısında kahve keyfi başkadır olmazsa olmaz dedi. Daha da ileri gidip kahve odun ateşinde harika olur dedi. Oradakilerin en küçüğü Hatice olunca bu iş onun üzerine kaldı. Henüz mutfak becerisi kazanmamış olan Hatice şömine içinde kahve pişireceğim diye cebelleşiyordu. Bakır kulplu cezveden köpükler taşıyordu ki Hatice aceleyle cezveyi tuttu ısınan kulpla elini yaktığı anda şömineye eğilmesinden dolayı yakası biraz açık olan gömleğinden içeri yanarken patlayan bir ateş parçası girdi. Bununla da kalmayıp uzun saçları uçlarından tutuştu. Yanıyorum feryadı ormanda yankılandı. Bahçede oturan beyler bir anda içeri daldı……….
Muhteşem gece bir anda kâbusa dönmüştü. Suçluluk duygusundan dolayı Serpil’in ağzını bıçak açmıyordu. Hatice yanıkların acısıyla yatağında sızlanıyor bir yandan da Allah’ım sana hamdolsun ki hafif atlattım diyordu. Ama her zamanki alışkanlığıyla da ablasına dönüp;
…….Ablacım bu olayı sence nasıl okumalıyım Allah bana ne mesaj vermek istedi sence? Dedi.
Gece boyunca sessiz kalan Meryem konuşmaya başladı.
…….Hatice aydınlık ve karanlık, birinde güveni mutluluğu diğerinde korkuyu ve mutsuzluğu yaşadın. Oysaki tabiat aynı tabiattı. Demek ki karanlık olaylar karanlık duygular karanlık insanlar bize her zaman bu korku ve mutsuzluğu yaşatabilir. Ateşe gelince; Başta bayılarak anlattığın o mucize ateş ile seni yakan ateş aynı ateş. Yani bir olayı meşru olarak yaşarsan her zaman o aldığın hazzı alırsın. Kahveyi tecrübesiz bir elden şöminede değil de ehil bir elden ocakta pişirseydik bunları yaşamayacaktık şömine karşısındaki romantizm devam edecekti. Biz şömine ile aramızdaki ilişkide amacın ötesine taşınca aramızdaki mesafeyi ayarlayamayınca o ışıltısıyla gözümüzü alan ateş dönüp bağrımızı yaktı. Işıltısıyla gözümüzü kamaştıran her güzelin her güzelliğin hesap kitap yapmadan helal haram ayrımına bakmadan peşine düşersek sonuçta o ışıltı bir kor ateş olup yüreğimize, hayatımıza düşer ve her zamanda bugünkü kadar hafif atlatamayabiliriz. Sonuç olarak demek istediğim şu. Helal ilişkilerde ateşin senin gözünü kamaştıran birinci bölümünü yaşarsın, haram olan ilişkilerde ateşin canını ve tenini yakan ikinci bölümünü yaşarsın hep.
Hatice sanki Meryem’in anlattıklarının doğruluğunu teyit etmesini ister gibi ablasına baktı. Ablası ise hala yanan şömineye bakarken yanaklarından iki damla yaş süzüldü, derin bir iç çekti ve Meryem’e dönerek kısık bir sesle;
……Yüreğimdeki yangın bundan mıdır dedi……………………
Hatice ablasına hayret ve şaşkınlıkla bakınca; ablası o anı yaşamaktan son derece sıkıntılı bir şekilde,
……Keşke bizler doğrulara hiç yanlışlar yapmadan ulaşmış olabilseydik. Şu an yangın tarlası olan yüreklerimiz hep gül bahçesi olurdu………………………….dedi….
Allah yarattığı her şeyi sevgi hamuruyla yaratmış. Ruhlar ancak sevdiği tarafından sevildiğini hissedince huzur bulup sakinleşiyor. Hayata küsmelerimizin, depresyonlara girmelerimizin ana sebebidir sevgisizlik. Annem için hiçbir şey ifade etmiyorum, eşim beni sevmiyor, arkadaşımın gözünde hiç değerim yok, hep ben kardeşimi arıyorum birkez olsun beni aramıyor, vs……..
Neden anlayamıyorum neden????? Bir tebessümle, bir güzel sözle yaşamla barıştırmak varken, duygularımızı, söylememiz gereken sözlerimizi ve tebessümlerimizi içimize hapsedip de çevremizde bize değer verenleri sevenleri hayata küstürmelerimiz neden???
Söndürdük özlemle, hasretle, sevgiyle bize bakan gözledeki ışıkları söndürdük.
Ne kadarda cimrileştik sevdiklerimize karşı nasılda cimrileştik.
Sevgi ekilen toprakları sulamadık kurak ettik, boyun büktü sevgi filizleri.
En ucuzşeydi bir tebessüm ama hep gizledik gülümsemelerimizi sevdiklerimizin gözlerinden, oysaki o tebessümle o gözlere dünya sığacaktı, sanki cenneti bağışlamış olacaktık sevenlerimize.
Nasılda cimrileştik, taşlaştı kalbimiz, nasılda duygusuzlaştık güzel duygulara karşı. Oysa bedavaydı seni seviyorum, benim için özelsin, seni özledim, iyiki varsın demeler. Bunları diyebilseydik bizden hiçbir şey eksilmeyecekti, ama karşı tarafa dünyayı bağışlamış olacaktık.
Ey cimrileşmiş nefisler taşlaşmış kalpler, bir gün yapayalnız kalırsanız başka sebep aramayın, dönüp ellerinizin ettiklerine, kalplerinizde hapsettiklerinize bakın……ellerinizde koyu bir pişmanlık kalacakYıktığınız hayatları kaybettiğiniz değerleri tekrar tamir etmeye kalkışsanız da artıkvakti geçmiş olacak birçok şeyin. Sevgi tohumlarınızı tekrar atmaya çalışsanız da kurakeylediğiniz, çorak eylediğiniz o topraklarda asla o tohumlar yeşermeyecek….
Allahın kıymet
verip yarattığı insanoğlu , hiçbir zaman kendi cinsine kıymet vermeyi
bilemediği için, çevremize baktığımızda hemen hemenhiç mutlu insan göremeyiz. Rabbimiz yarattığı
her varlığı sevgi üzerine yaratmıştır. Belgeselleri izlediğimizde hayvanların
bile birbirlerine sevgiyle ve merhametle yaklaştığını görüyoruz. Bitkilere
merhamet ve sevgiyle bakım yapıp suyunu gübresini verdiğimizde bize yemişler
verdiğini, çiçekler açtığını görüyoruz. Çok bilindik bir sözdür, “sevgi emek
ister” sözü. Fakat her insan bunu demesine rağmen neden kendisisevgiye emek vermez anlamak çok zordur.
Kadın erkek
ilişkilerine baktığımızda; kadınlar anlaşılmayı ister, takdir edilmeyi, zaman
zaman iltifat edilmeyi, sevildiğini davranışlarla görmeyi, sözlerle işitmeyi,
erkeğini daima sığınağı olarak görmeyi ister. Eğer arada çocuk var ise kadın
çocuklarına mükemmel bir baba ister. Bir
erkek kadınını bu yönleriyle doyuramıyorsao kadını mutlaka şeytan doyuracaktır. Şeytan vesvesenin her türünü
verecektir kadınla erkeğin arasını açmak için kadına. Erkek açısından
baktığımızda olaya; bir erkek ailesi üzerinde ağırlığını hissetmek,
önemsendiğini görmek ister. Ekonomik yük kendi üzerindeyse, yorgunluğundan veya
stresinden dolayı nazı çekilsin takdir edilsin ister. Sahip olduğu kadın gözünü
ve gönlünü doyursun ister. Dışarıda iffetli evinde cilveli bir kadın ister.
Eğer taraflar birbirlerini bu yönleriyle doyuramıyor iseler mutlaka şeytan
onların bu eksik yerlerinden girer ve en basiti kin tohumlarını atar kalplere
ve birbirlerine sevgi ve saygılarını yitirmiş kinle dolu iki düşman haline
getirir. Eğer birbirleriyle yaşamak zorunda kaldıkları sebepler var ise yada
aradaki ipleri koparacak cesaretleri yoksa hayatları boyunca hiç lezzet almadıkları
zehir zemberek bir hayatı yaşamak zorunda kalırlar. Şeytan başka yönden
kalplere hükmeder dünyaya bir daha mı geleceksin, aradıklarını karşındakinden
bulamadın ama bak işte bütün bunları sana verecek biri var der ve karşısına başka
alternatifler diker. Aç bir insanın önüne güzel bir sofra çıkarmıştır şeytan ve
insanoğlu zayıf yaratılmıştır der Rabbimiz,şeytanın muhteşem gösterdiği bu sofraya uzanmamak ne kadar mümkün olur?
Ardından zaten ayyuka çıkmış sorunlara yeni bir sorun daha eklenir, akar
gözyaşları “eşim beni aldatıyor, yapmadığı bir bu kalmıştı diye serzenişler
sürer gider…..belkidebu beraberlikler
terk ediş noktasına gelmiştir.
Evlat açısından
baktığımızda olaya; çocuklarımız bize Rabbimizin en güzel hediyesi nimetidir
deriz. Ne yazık ki çocuklarımızıgenellikle parasal yönden doyurur manevi yönünü hep eksik bırakırız.
Çocuk anne babadan sevgi ister, ilgi, nazlanma, hoşgörümle, anlaşılma, ilimlen me,
kendini her açıdan anne babanın varlığıyla güvende hissetmek ister. Bizler ise
çocukların cebine parayı koyar insanlık ve ilim öğrenmesi içinse hiç
tanımadığımız hocaların öğretmenlerin eline bırakır, sonrada bu çocukların bize
hayırlı evlat olmasını bekleriz. Bizim eksik bıraktığımızmanevi boyutu ise şeytan doyurmaya başlar.
Sonra adını kuşaklararası çatışma koyduğumuz sorunlar başlar.
Bunun dışındaki
ikili ilişkilerde dost edinme arkadaş edinmeye baktığımızda; hemen her insanın
ortak şikayeti şudur, “kendim gibi bir dost bulamadım.” İnsanlık hızlı bir
şekilde yalnızlığın içine sürüklenmekte. Gerçek hayatta yalnızlığın derin
acısını yaşayanlar, çağımızda bu yalnızlığı sanal alemde giderme yollarına
gider. Şeytanın en çok çalıştığı mekandır artık internet dünyası. Çarpık
ilişkilerin, yalanın, şehvetin ve hayasızlığın merkezindedir artık kişiler.
Bütün bu
sorunları yaşayan insanlığın psikolojisinin bozulmaması mümkün değildir. Fakat
bizi bu hale karşımızdakilerin getirdiğini düşünürüz hep suçu asla kendimizde
aramayız. Rabbimiz bir ayette derki;” Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı
dolayısıyladır. (Allah,) Çoğunu da affeder. (ŞURA SURESİ )
Kesinlikle bilmeliyiz
ki; eğer sevdiklerimizi, tarafından sevilmek istediklerimizi, değer verip değer
bulmak istediklerimizi biz doyuramıyorsak şeytan doyuracaktır. Her ilişki emek
ister beslenip doymak ister. Doyurulmamış birliktelikler kurak tarla gibidir,
orada koklayıp yakamıza gururla takacağımız gülleri aramamız hayal kırıklığından
başka bir şey vermez bize.
Anadolunun bir dağ köyünde daha doğmadan babasını kaybetmiş biri olarak dünyaya merhaba demiştim. Babam Hakkın rahmetine kavuşurken geride genç ve dul bir kadın, üç yetim çocuk bırakmıştı. Annem güçlükler içinde yaşam mücadelesi veriyor, zor şartlar altında bizlere hem anne hem baba olabilmek için bütün gayretini sarfediyordu. Annem daha sonraki yıllarda hep derdiki; en yakın arkadaşlarım bile babanız öldüğünde bana düşman oldular, beni eşlerinden kıskandılar. Hem manen yalnız kaldım hem madden. Nihayet ben ilkokul sona geldiğimde, ögretmenim annemi okula çağırıp; --Kızınız çok zeki, bu çocuğu okutmalısınız, dediğinde annem --Bunu asla yapamam, hem bu köyde hiç okuyan kız olmadı, hemde okutmaya gücüm yetmez. Bu durumu ögrenen kuzenim zamanın başbakanı olan Süleyman demirele benim hakkımda bir mektup yazarak yardım istemişti. Yaz tatilinde mektuba cevap gelmiş durumun ilçe milli eğitim müdürüne bildirildiği ve benim yatılı ögretmen okuluna yerleştirileceğim yazıyordu. Bütün köy halkı bunu duyunca, anneme baskı yapıp nasıl böyle birşey yapacağını bunun yanlış olduğunu, namusun elden gideceğini söyleyip aile büyüklerini anneme karşı kışkırtıyorlardı. Milli egitim müdürü defalarca kez köye mektup yazmasına rağmen annem gitmemişti. En sonunda annem hakkında cezai müeyyide uygulanacağına dair son mektupda gelince annem ilçeye gidip müdürlüğe dilekçe verip, benden ayrılamayacağını benim kendisine çok düşkün olduğumu, pisikolojik olarak zarar görebileceğimi anlatan bir dilekçe verip o yıl okul hayatıma son vermişti. Bu durum beni derinden yaralamış çok üzülmüştüm. Ertesi yıl okullar açılmaya bir hafta kala gizlice bir sabah annem uykuda iken erkenden kalkıp annemin cüzdanından para alarak sabah ezanıyla köyden hareket eden köy otobüsüne binip ilçeye gittim. orada bir aile dostumuz vardı sora sora onların evini buldum. Onlara bir pembe yalan söyleyerek; --Ömer amca annemin işi vardı beni gönderdi beni ortaokula kayıt yaptıracakmışın, dedim Sabah annem beni göremeyince deliye dönüp heryerde beni ararken köylüler benim otobüse bindiğimi ve okula kayıt yaptırmaya gittiğimi söylemişler. Akşama kadar merak ve çaresizlikten ağlayan annem, akşam otobüsden benim indiğimi görünce bir yitiğini bulmuş gibi bana sarıldı dakikalarca öylece kaldı. Oysaki ben akşama kadar korkudan bitap düşmüştüm annem bu duruma ne diyecek diye. Sonra yaşlı gözlerle bana bakıp --Bu kadar çokmu istiyorsun okumayı, dedi --Çok istiyorum anne ne olur engel olma, dedim --Ama bütün köyü ve akrabaları karşımıza alacağız bunu nasıl kaldıracağız,dedi --Yeterki sen beni destekle, mutlaka engelleri aşarız buna inanıyorum, dedim. Bu arada ablalarım küçük yaşta evlenmiş annem ve ben başbaşa kalmıştık. Annem bütün cesaretini toplayıp köyden kaçarcasına ilçeye taşınmıştık. Amcam anneme eger gidrese birdaha asla köye dönemeyeceğini asla bağ bahçenin başına gelemeyeceğini mallarımıza asla dokunamayacağımızın fermanını vermiş, ardındanda kaburga kemikleri kırılıncaya kadar dayak atmıştı. iki tabak iki kaşık ve bir yatakla ilçeye gelmiştik. Büyük bir yokluk içindeydik bu durum beni çok üzüyor anneme, --Anne bu sıkıntılara benim yüzümden katlanıyorsun istersen okulu bırakayım tekrar dönelim, diyordum. Annem -- Artık bu işin geriye dönüşü yok dayanabildiğimiz kadar dayanacağız diyordu. Kış için odun ve kömür alacak paramız olmadığı için, annem akşama kadar bahçelerde agaçlardan dökülen kuru yaprakları topluyor onları torba torba biriktiriyordu kışın sobada yakmak için. Kış bütün şiddetiyle bastırdığında komşular halimizi bildiği için anneme bir teklifte bulunmuş, --Nazenin hanım, akşama kadar bizde durun akşam yatmaya evinize gidersiniz, demişlerdi. Bu teklif gerçektende çok cazipti. Ben okulda olduğum saatlerde annem komşuda oluyor, akşamları kuru yapraklarla ısıtmaya çalıştığımız evimize geliyorduk. Yan komşumuz vardı Behice abla, bazen bizi yemege veya kahvaltıya çağırırdı. Evde yaşlı bir babanne vardı sürekli namaz kılar tesbih çekerdi. Ama ne zaman bizi görse yüzü asılır, sofraya oturduğumuzda ise gözünü bizden ayırmaz adeta lokmalarımızı sayardı. Arada bir de, --Ekmek kolay kazanılmıyor oğlum ne halde para kazanıyor, diyede eklerdi. O yaşlı kadını görmemek için o eve gitmek istemez, her eve döndüğümüzde gizli gizli ağlardım annemi bu durumlara düşürdüğüm için. Bahar gelip bağ bahçe tarla işleri başladığı zaman rahat bir nefes almıştık. Çünkü annem tarlalara ırgat olarak gitmeye başlamıştı. Bir gün okuldan geldiğimde mutfakta meyve ve sebze gördüm ve çok şaşırdım, çünkü neredeyse bir yıldır evimize ne meyve nede sebze girmişti Anneme; --Anne bunlar nereden çıktı nasıl aldın, ne güzel bugün değişik bir yemek yapacaksın demek, dedim. Annem üzülerek --Bizim için değil, köylümüz olan Ayşe hanımlar bize gelecekmiş onlar için aldım. Çünkü halimizi görüp gidip anlatmalarını istemedim. Benim kemiklerimi kıranlar, hakımızda kötü düşünenler durumumuza sevinsinler istemedim dedi. Anne meyveden bir tane alabilirmiyim dedim, önce terettüt etti sonra kıyamadı en küçüğünü al başkada alma olurmu zaten çok az dedi. Günlerce Ayşe hanımlar gelecek diye bekledik ama gelmediler ve yemeye kıyamadığımız sebzelerde meyvelerde bir tane bile tadamadan çürüdüler. Bir gün okul dönüşü annemi çürümüş meyve ve sebzelerin başında ağlarken buldum. Keşke kızımın yemesine müsade etseydim deyip ağlıyordu. Ortaokul bitmeye aylar kalmıştı. Komşumuz Behice ablanın büyük şehirde lise okuyan bir yeğeni vardı .Her ilçeye gelişde halasına uğrar saatlerce kalırdı. Son zamanlarda böyle uzun uzun kalışlarının sebebinin ben olduğunu söylemişti bana. Seni çok özlüyorum ve bu yüzden her haftasonu geliyorum, amacım seni görmek demişti. Çok şaşırmış içten içede değişik bir heyecan duymuştum. Yoksa karşımdaki gencin bana anlatmaya çalıştığı şey aşk dedikleri şeymiydi?. Ben onu gördüğümde aynı özlemi ve heyecanı paylaşmıyordum ama onunla sohbet hoşuma gidiyordu.Nede olsa o şehirde okuyor benden daha çok şey biliyordu. Mevsim bahardı biz yine Behice ablalarda otururken Özdemir heyecanlı tedirgin bir o kadar beni orada görmüş olmanın mutluluğuyla içeri girdi. Havadan sudan konuşuldu. Bir ara biz komşunun kızlarıda dahil gençler bahçeye çıktık. Ceviz ağacının altındaki büyük ve uzun taşın üzerine oturmuş güneş ışınlarının yapraklar arasında adeta dansederek yüzümüze vuruşunu izliyor, bir yandanda şehir kültürünü bilen özdemirin bize şehri anlatmalarını dinliyorduk. Bana dönerek; --Ortaokul bitince ne yapmayı düşünüyorsun? dedi --Elbette liseye devam edeceğim. --İlçedeki liseyemi? --Başka şansım varmı? --Peki ilerisi için ne düşünüyorsun üniversite yani? --Tek amacım bu zaten nasip olursa üniversite okumak tek amacım. --Eğer isteğin buysa buradaki liseyi okuyarak üniversite kazanamazsın. --Aslında bunu bende çok düşündüm, çünkü buradaki lise açılalı henüz iki yıl oldu mezun bile vermedi. Bu konuda bende endişeliyim. --Peki sence ne yapmalıyım? diye sordum --Beni yanlış anlama sakın ben senden hoşlanıyorum bu yüzden yakınımda olmanı istediğim için bunları söylediğimi düşünme ama, şehirde bir lise okusan çok büyük ihtimalle sen üniversite kazanır ve okursun. Burada kalman çok büyük risk olur senin için. Sen cesaretli bir kızsın bir çılgınlıkda lise kaydın için yap şartları zorla ve şehre gel. Eğer amacın üniversite okumaksa ben seni tanıdığım kadarıyla, sana şehirde bir lise bitirdiğinde üniversite okuyacağını garanti ederim. Bu konuşma benim düşüncelerimi altüst etmişti. Acaba Özdemir haklımıydı? Günlerce bu konuyu düşündüm kendi içimde sürekli hesaplamalar yaptım ama her defasında ümitsizliğe düştüm. Ekonomik açıdan baktığımda tamamen imkansız görünüyordu. İşte o an sanki her iki kanadınada kurşun yemiş kuş gibi yerle bir oluyordum. Her şeye rağmen daha fazla dayanamayıp Özdemirle aramızda geçen konuşmayı anneme aktardım. Annem --Bu kadarda hayalci olman çok fazla değilmi? --Anne buraya gelirkende durum aynıydı hiçbirşeysiz kaçarak geldik o köyden. --Ama burası küçük biryer herkes bizi tanıdı ve yardım etti. Şehirde bir başka Komşu Behice olmayacak. --Anne ben geçenlerde bir kitap okudum içinde şöyle bir cümle vardı. "Rızkı veren Allahtır ve buna kullarını vesile kılar, Allah dilediğine hesapsızca rızık verendir. Bu yüzden vesilelere dayanmayın siz vesileleri yaratan Allaha dayanın güvenin. Çünkü inananlara Allah yeter." diyordu çok hoşuma gitmişti bak hafızamda kalmış. Sen Aallahı seversin anne, belki oda seni seviyordur, demek istediğim oki, biz bir çılgınlık daha yapalım şehre taşınalım. Eger burada kalıpda üniversite kazanamazsam yıllarca çektiğimiz sefaletten başka elimizde birşey kalmaz sadece lise bitirmiş biri olarak tekrar o köye dönmek zorunda kalırız. Anne yalvarıyorum sana ne olur bana bir şans daha ver. Bu konuşmanın ardından annem bir daha asla bu konuyu açmamamı kesin bir dille söyleyip kestirip atmıştı. Biz ilçeye taşınırken inek ve koyunlarımızı emaneten halama bırakmış, sütü yünü senin olsun hayvanlara bak demiştik. Amcam tarlalara bag ve bahçeye el koydugu için hayvanlardan başka bir malımız yoktu. o yaz amcamdan korkmamıza rağmen annem sürpriz bir şekilde köye gideceğimizi söylediğinde şok olmuştum. --Anne eminmisin? --Evet kork kork nereye kadar artık korkuyla yüzleşmek istiyorum biz korktukça onlar iyice mallarımızın üzerine oturdular. Şu halimize bak senin baban köyün en zenginiydi onca mal mülkümüz var ama biz korkudan yanına varamıyoruz. ben yardıma muhtaçlara sadaka verirken üç yıldır ben sadakayla geçiniyorum. Ne olacaksa olsun gideceğiz. Dedi Köy otobüsü köye yaklaştıkça annem iyice gerilmiş elinde köydeki evimizin anahtarı hızlı hızlı elinde döndürüp duruyordu. Sanki oksijensiz kalmış gibi derin derin nefes alıyor yüzündeki mimikler sürekli değişiyordu. Belliki kafasıyla konuşuyordu. Otobüsten indiğimizde annem sanki düşman içine dalmış gururlu ve tek başınada olsa bu zaferi kazanacağına azmetmiş bir asker edasıyla, sert adımlarla ve dimdik yürüyordu. Ona yetişmek için adeta arkasından koşuyordum. Evimizin bahçe duvarından içeri girdiğimizde bahçede teyzemle yüzyüze geldi annem. Teyzem aynı zamanda zalim amcamın karısıydı, ikiside birbirinden acımasızdı.. --Ne yüzle geldin? sana burada artık senin yerin yok dememişmiydik? .................................... --Neden cevap vermiyorsun senin burada artık yerin yok dememişmiydik? gidersen dönüşün yok dememişmiydik? Teyzemin kelimeleri sanki havada uçuşuyor annem hiç işitmemişçesine kapımızı açmaya çalışıyordu. İşin en kötüsü evlerimiz yanyana ve aynı bahçe içindeydi. Teyzem hırsını alamayıp anneme saldırdı ardından kapıya bir tekme indirip kapıyı kırdı. Dehşete kapılmış teyze yapma ne olur yapma diye yalvarıyordum. Teyzem 1.80 boyunda güçlü bir kadındı. acımasızlığına gücüde eklenince inanılmayacak ölçüde canavarlaşıyordu. Kapı kırılmış annem dayaktan bitap düşmüş bir halde divanın üzerine yığılmış üzülme kızım üzülme bu günlerde geçecek diyordu. Annemin dağınık saçları perişan hali öyle içimi parçaladıki, annem gözyaşlarımı görmesin diye kendimi antreye attım biryandan ağlıyor biryandan;" Allahım,eğer gerçekten varsan; bu zalim amca ve teyzemi sana havale ediyorm. Sen halimizi görensin bunlara öyle bir musibet verki bizi unutsunlar. Gözyaşlarım toprak zemini suluyor, onlara bizi unuttur Allahım nasılki şuan benim yüreğim yanıyorsa aynı acıyı onlarada tattır Allahım." diyordum. Annem herşeye rağmen direndi yaz tatilini köyde geçirmeye kararlıydı.Köye geleli henüz bir iki hafta olmuştuki kendi evimizde hapis hayatı yaşıyor amca ve teyzemle karşılaşmamak için hiç dışarı çıkmıyorduk. vakit öğle olmuştu ortalıkda kimseler görünmüyordu,dışarı çıktım köy harmanlarına doğru yürümeye başladım amcamın küçük kızı gülümseyerek abla nasılsın dedi. hiç cevap vermedim anne baban görmesin benimle konuştuğunu sana kızarlar dedim daha sonra. Senem se --Kızarlarsa kızsınlar onlarda hem suçlu hem güçlü,ben anlamıyorumki sizden ne istiyorlar.evdede hep sizden ve mallardan konuşuyorlar. Bıktım artık onları dinlemekten. Hem ben senide teyzemide seviyorum benim ne suçum var lütfen bana küsme annemin görmediği yerde benimle konuş lütfen. Hem ben sizi çok özledim. Bende onu çok özlemiştim çok sevimli çok esprili bir çocuktu. Harmanda bugday saplarının içine oturmuştuk bana durmadan anne babasıyla ilğili tesbitlerini anlatıyor onlara hakaret ediyordu. Çünkü amca ve teyzem kendi çocuklarınada çok merhametsizce davranıyorlardı. Senem in elinde bir kelek vardı ve, --Bunu senin için kopardım lütfen ye sen eskiden çok severdinya .dedi --Yemem, dedim. çok ısrar etti. bende yememekte ısrar ettim. Çok üzüldü ve kendisi yemeye başladı. Bu arada benimle konuşmaya devam ediyordu. Birden yüzü yemyeşil oldu ve bana birşey oluyor abala dedi kusmaya başladı. yere yığıldı. ben feryad ediyor insanları yardıma çağırıyordum ama kimse beni ciddiye almadı. Senemi sırtıma alıp eve getirmeye anne babasına teslim etmeye çabaladım ama birden çok ağırlaştı ve taşıyamaz oldum . Senemi yola uzatıp eve koştum sanırım senem zehirlendi hemen yogurt yetiştirin diye. anne ve babasına ama onlarda bana inanmadı şaşılacak bir şekilde ben teyzemlerin mutfağına dalıpta yoğurt kovasını alıp koşunca ciddi olduğumu anlayıp peşimden geldiler ama Senem artık bilincini yitirmiş yerde can çekişiyordu.Birden aklıma ilk geldiğim günki bedduam gelmişti "Allahım bunlara bizi unutturacak bir musibet verki kendi dertlerine düşüp bizi unutsunlar ." Demiştim. Allahım Seneme birşey olmasın ben bedduamı geri alıyorum diye çok ağladım ama senem gözlerimin önünde can verdi. Bu ani ölüm onların bir süre sessiz kalmalarına sebep oldu. Bir gece vakti sıcaktan bunalmış dışarı bahçeye çıkmak istemiştim annem onlarla karşılaşırım düşüncesiyle izin vermemişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde ortalıkdan onların ayak seslerinin kesildiğini görünce anne biraz çıkayım sanırım onlar yattılar dedim peki dedi annemde yatmıştı. Evimizin bahçe kapısı köyün ana caddesi üzerine açılıyordu sessizce kapıyı açtım hemen kapının dışında caddeye bakan yerde kaysı ağacımızın altında bir eski divan vardı. amcam zaman zaman oraya oturup yoldan gelip geçenlerle sohbet ederdi. İçimde çok farklı bir duyguyla divanın üzerine iliştim. sessizliğin sesini ilk kez o gece tanımıştım. sessizliğinde kandine has bir sesi vardı. köyü ne kadarda özlemişim dedim içimden. Ay dolunay, yıldızlar kucağıma düşecek kadar yakındı. Çok tatlı bir meltem esiyor, kayısı dallarında yapraklar adeta dans edip, o güne kadar hiç keşfetmediğim bir müzik ziyafeti sunuyorlardı bana. Ağustos böcekleri bu müzige sanki eşlik ediyor, arada bir köpek ulumalarıylada içim ürperiyordu. Ben çok küçükken bir arkadaşım bana demişdiki; --Biliyormusun köpekler gece neden uluyormuş? --Hayır neden uluyormuş? --Azrail köyden birinin canını almak için köye inyormuş, köpeklerde Azraili görüyorlarmış bu yüzden uluyorlarmış. --Gerçektenmi peki sen nerden biliyorsun? --Annem anlatıyor ben geceleri hemen uyumadığım zaman köpek havladığında hemen uyu bak köyde Azrail dolaşıyor diyor. Önceleri bende buna öyle inanmıştımki her köpek ulumasında Azrailin bizim eve geleceğini ve annemi alacağını sanar gece boyu uyumaya korkar annemin yatağına gider, anneme sıkı sıkı sarılır, Azrail ne olur bizim eve gelme annemi alma acı bana diye dua ederdim. İşte gecenin ilerleyen saatinde yalnız başıma oturmuş köpek sesleriyle çocukluğuma dönmüş, rüzgarın esişiyle hışırdayan dalları dinlerken birden içim ürperdi Karşıda dağlar bütün azametiyle dikilmişken gözüm birden evimizin biraz önündeki aile mezarlığına ilişti. Birden mezar taşları sanki birer insan gibi geldi gözüme, kabirlerinden kalkmış bir sürü insan mezarlıkda sanki öylece hareketsiz dikiliyordu. O an ölümü çok yakın hissettim kendime köpek sesleri artmaya başlamıştı. Ve içimde bilinçaltıma yerleşen o korkuyla yerimden fırladım eve dönmek için ve gecenin karanlığında birden karşıma bir çift göz dikildi. Tam ben bağıracakken eliyle ağzımı kapadı. Korkudan dizlerimin bağı çözülmüş bir halde tekrar divana yığıldım. --Korkma ben Neziha amcanın kızı teyzenin kızı Neziha. Bende uyuyamadım. penceremden senin dışarı çıktığını gördüm. Bunu fırsat bildim seninle konuşmak için biliyorsun annemler izin vermiyor sizinle konuşmama. Ama ben seni çok özlemiştim,. sen benim en iyi arkadaşımdın. Ben kendimi bilelidir herşeyi seninle paylaştım senin gidişinle ben bir boşluğa düştüm. seninle olan dostluğumuza hiç ihanet etmedim. Ve senden başkada hiç dost edinmedim. Çünkü beni dünyada bir sen anlarsın. Senin dışında kimsenin beni anlayacagını düşünmüyorum. Sen gittin beni yalnızlığın kucağına attın, kendi adıma şu üç yıl çok zor geçti. Ama senin adına çok seviniyorum. Biliyorsun ben senden büyük olmama ragmen,okuldada beni sen korurdun arkadaş ve aile çevresindede. Sen hep güçlü bense hep zayıftım.Sen beni tamamlayan diğer yarımdın. Ne olur anne babamın yüzünden benden yüz çevirme. seni çok özledim, sana çok ihtiyacım var. Anne ve babamın ne zalim olduklarını bende biliyorum, size nasıl zulmettiklerini bende biliyorum, ama elimden onlardan nefret etmekten başka birşey gelmiyor. İnan ikisindende nefret ediyorum. Size yapılan zulümleri seni benden kopardı, benide onlardan kopardı.Eğer bende senin kadar cesur olabilseydim kesinlikle teyzeme sığınır seninle yaşar ailemi terkederdim. Eğer bunu yapabilseydim bana kollarını açarmıydın? Nezihanın hıçırıkları geceye acı bir senfoni gibi dağılıyordu. İçim bu aileye karşı çok buruktu ama neziha nın ne suçu vardıki. O her zaman benim yanımda yer almış, anne babasının zulümlerine benimle birlikte gözyaşı dökmüş beni teselli etmeye çalışmış en yakın dostum değilmiydi. Korkudan dizlerimin titremesi hala geçmemişti zoraki ayağa kalktım ve sıkı sıkı sarıldım tek dostuma. Onun kalp atışlarını sanki kendi içimde hissediyordum.uzun süre öylece kaldık --Biliyormusun Senemin ölümünden ben kendimi sorumlu tutuyorum.dedim --Neden böyle düşünüyorsun? --Geldiğimiz ilk günü hatırlıyormusun, teyzemin anneme yaptıklarına dayanamayıp beddua etmiştim. Ama asla size bir zarar gelsin istemezdim ben Senemide çok severdim biliyorsun. Ama olan seneme oldu buda beni çok üzdü kendimi çok kötü hissediyorum. Böyle düşünme Annen yani teyzem hep demezmiki ölümün vakti bellidir. diye. Ayrıcada sanırım bir anne veya babaya en acı gelen şey evlat acısıymış ben bunu gördüm senem in ölümüyle.Kendi canlarına bir musibet gelse idi inan bu kadar üzülmezlerdi sanırım. Allah zalimleri nasıl cezalandıracagını çok iyi biliyor. Allah sen bedua etmesende senin hakkını savunacak ve senin öcünü alacaktı elbette. Çünkü sen yetimsin. Dedem derdiki Allahın koruması altında olan en degerli kulları yetimlerdir. Kardeşime bende çok üzüldüm her gece ağlıyorum ama bu işte sen kendini suçlama. Senemin vadesi dolmuş senin bedduanda ona denk gelmiş.Olaya böyle bak. Bunları duymak bana çok iiyi gelmişti. Bu durumu açıklamama rağmen Neziha nın bana olan tavrı ve beni teselli etmeye çalışması, onun benim için gerçektende çok degerli bir dost olduğunun kanıtıydı. Neziha benden iki yaş büyüktü. Biraz sakinleştikten sonra cebinden bir siğara cıkardı ve yaktı. Çok şaşırmıştım. -- ne neziha? --Neye benziyor? --Bunu nasıl yaparsın henüz çok küçüksün --Sen gidince çok yalnız kaldım. Birgün babama; neden bu kadar sıgara içiyorsun demiştim, oda sıkıntıdan kızım demişti. daha sonra bende düşündümki demekki sigara sıkıntıya iyi geliyor olmalıki, babam içiyor birde ben deneyeyim dedim, ve işte gördüğün gibi o günden beri içiyorum. --Peki gerçekten iyi geliyormu? --Bunu hala anlayamadımki,. deyip ayağa kalktı biraz yola doğru yürüyelim dedi. Onun sigara elinde yürümeye başladık. Birden yolun altındaki komşumuz bahçesinin lambasını yaktı. ve dışarı çıktı. biz onu görünce yol kenarındaki ağaçların altına saklandık. Komşu iki el ateş etti bize doğru. neye uğradığımızı şaşırmış bir halde korkudan tirtir titriyorduk. Komşu şerefsiz saklanma çık ortaya elinde sigarayla evimin kenarında dolaştığını gördüm yer yarıldı içinemi girdin, cesaretin varsa çık ortaya diye bağırıyordu. Evin bütün çevresini dolaştıktan sonra söylenerek evine girmişti. Neziha birden gülme krizine girdi. --Ne oldu delirdinmi niye gülüyorsun? dedim. --Köyden birinin kızını kaçıracağını duymuş her gece böyle nöbet tutuyormuş diyorlardı demekki doğruymuş. --Allah iyiliğini versin, söndür şu sığaranı senin sigaran yüzünden komşu bizi erkek sandı,zaten köpeklerde uluyor, belki Azrail bizim yanımızdadır. --Sen hala köpeklerin gece ulumalarından korkuyormusun? --Bilmem bugün farkettimki hala korkuyormuşum. --Yarın gece yine buluşalımmı --Olur ama sigara içmek yok, dedim ve birbirimize tekrar sarılarak evlerimize dönmüştük. Daha sonraki gecelerde Neziha ya Özdemirden bahsetmiş şehirde lise okuma hayallerimden bahsetmiş, ama bunun asla gerçekleşmeyeceği için çok üzüldüğümü anlatmıştım. Okullar açılmaya 4 gün kalmıştı, ve ben o sabah kalktığımda annem yatağında yoktu. köyde gidebileceği yerlere baktım. köylüler annemin otobüse bindiğini söylediler . Hiç anlam verememiştim belliki ilçeye gitmişti ama acaba beni neden götürmemişti. Oysaki bir kaç gün sonra okullar açılacaktı. Akşama kadar otobüsün gelmesini bekledim.Annem elinde birkaç poşetle arabadan indi çok mutlu görünüyordu, bense şaşkındım annemdeki bu hal hiç alışık olmadığım bir haldi. --Anne neler oluyor? nereden geliyorsun? neden beni götürmedin? --Sana özendim, hani üç yıl önce sen evden kaçmış ilçeye gitmiştinya, acaba bu nasıl bir duygu birgün bende aynısını yapayım dedim, sende benim üç yıl önce neler hissettiğimi hisset dedim, deyip gülüyor -- Anne neden gülüyorsun korkutuyorsun beni neler oluyor anlatsana. -- Poşetleri aç bakalım içinde ne var. heyecanla poşetleri yırtarcasına açtım ve gözlerime inanamadım. --Anne bu ne? --Neye benziyor? --Bu lise forması ama ilçedeki lisenin değil. Anne benim gördüğüm gerçekmi bu şehirdeki liselerin forması.şimdi, yani,gerçektenmi, ya inanamıyorum, kayıt ne olacak yoksa yaptırdınmı? sakın hayır deme bu heyecanımın üzerine, anne kayıtmı yaptırdın? yani gidecekmiyiz? ama nasıl? imkansızdı bu. Biz orada nasıl geçineceğiz? --Sus artık sus. Amma çok konuştun biraz daha konuşursan gitmekten vazgeçeceğim. --Annem canım annem, ben senin hakkını nasıl öderim bilmemki. ama çok korkuyorum. Orası büyükşehir. --Korkma cennet kokulu kızım. hani sen bir kitapda ne okumuştun unuttunmu. Sen beni yüreklendirirken şimdi sen niye endişeleniyorsun. Hani Rızkı veren Allah'dı? --Haklısın anne, o kitapta öyle yazıyordu, ben çok şaşkınım ne diyeceğimi bilemiyorum. Sevincimi anlatacak bütün kelimeler kifayetsiz kaldı. --Güzel kızım bazen duyguları anlatmak için kelimelere hiç ihtiyaç olmaz, çünkü gözler duyguları anlatan en anlamlı kelimelerdir, bakışlarla konuşmak konuşmaların en anlaşılabilir olanıdır. Senin gözlerinde dünyayı görüyorum şuan, uçsuz bucaksız bir mutluluğu ve geleceği görüyorum. Diğer poşetide aç bakalım. --Anne gözlerime inanamıyorum arkadaşımın ayakkabısından. Nerden bildin bu ayakkabıyı çok istediğimi.? --Çünkü ne zaman arkadaşınla karşılaşsan onun yüzüne değil sürekli ayaklarına bakıyordun bir senedir. Bunu anlamamak için kör olmak gerekirdi. bu ayakkabıyı bu kadar istediğini biliyordum ve alamamak bana çok acı veriyordu. İsdedimki liseye mutlu başla. Birden kafam karışmıştı sanki sevincim boğazımda düğümlendi. --Anne bizim paramız yok sen bunları neyle aldın? --Artık paramız var. --Nasıl yani? nasıl paramız olabilirki? --Üzülme lütfen bebeğim, mademki artık şehirli olacağız, halanda çok yorulmuş, bende hayvanları satmak zorunda kaldım. Yeterki senin yüzün gülsün. bu para bizi bir süre idare eder diye düşünüyorum gerisinide şimdiden düşünüp peşin peşin üzülmeyelim ne dersin? Yaşayıp görelim bakalım zaman bize neler gösterecek. Sevincime bir buruk acı karışmıştı. ayakkabılar ve lise forması elimde kaldı. O ana kadar hiç böyle bir büyük yükün altına girdiğimi hissetmemiştim. Yüreğim sevinçden çırpınırken sanki bu yükün altındada omuzlarım yere düşmüştü adeta. O an Neziha ya çok ihtiyaç duydum onu görebilme umuduyla evin bahçesine çıktım, teyzem huysuz kısrak gibi bahçede ayaklarıyla toprağı dövercesine hışımla dolaşıyordu, o anda Neziha bahçe kapısından içeri girdi. Bir an teyzemi unutup koştum ona sarıldım,teyzem bize şaşkın şaşkın bakıyor Neziha korkudan beni göğsümden itip, kısık sesle biraz sonra köy çeşmesine gel diyordu. Birazdan teyzemi atlatıp iki yasak sevgili gibi köy çeşmesinde buluşmuştuk. Ben ona sarılıp ağlamaya başladım. Neziha; --Ne oldu güzelim neden ağlıyorsun? --Ben liseyi şehirde okuyacagım, annem bugün kayıt yaptırmş biliyormusun. --Çok sevindim canım inanamıyorum dogrumu söylüyorsun şakamı bu? --Doğru söylüyorum --O halde sevinmen gerekirken neden ağlıyorsun. İşte hayallerin gerçek oldu. Bunun tadını ağlayarakmı çıkarıyorsun? --Ama annem bütün hayvanları satmış şehre taşınabilmek için. --Üzülme güzelim. sen okuyup güzel bir işin olduğunda vadi dolusu hayvan alırsın annene. Bir anda ikimizde gülmeye başladık. Neziha; --Ama şehirde hayvan olmuyordu değilmi, hem sen hayvadan kurtulmak için okuyorsun benim ettiğim lafa bak, ne dersin işte ben cahil bir kızım, benim bütün hayatım bağ bahçe hayvan olduğu için hayatın nimetleri sadece bunlar sanıyorum. Allah sana neler verecektir kimbilir. Memur olursun inşallah. Güzel kıyafetlerin güzel bir evin belki araban bile olur. Ozaman beni çok cahil bulurmusun acaba. Yüksek yerlere gelince artık beni beğenmemenden, beni sevmemenden çok korkuyorum. --Neziha ben okuyup en üst düzey bir yönetici bile olsam veya hayal ama, dünyanın en zengin insanı bile olsam, sen hep benim tek dostum olarak kalacaksın bunun aksini sakın düşünme olurmu, sarıl şimdi bana ve sevgiyle uğurla beni. 4 gün sonra beni o köyden tamamen koparan otobüse bindiğimde, beynime kazınan tek manzara, sabahın o erken saatinde evimizin bahçe duvarına yaslanmış, gözlerinden sicim gibi yaşlar boşanan Neziha'nın darmadağın yüzü ve beni nereye bırakıp gidiyorsun dercesine sitemle sallanan elleriydi. Yıl 1978, şehire taşınma işi annemin son anda verdiği bir karar olmasından dolayı, henüz bir kalacak yerimiz yoktu. Okul açılmadan bir gün önce şehre gelmiş, annemin bir arkadaşının evinde kalıyorduk. Akşam yemeğinde başka bir misafir daha vardı bizimle birlikte. Ev sahibi bana dönerek --Sude, bak bu misafirimizin adıda gülser. Çok şanslısın bu kızımızda senin gideceğin lisede okuyor. İnşallah iyi arkadaş olursunuz. Gülser çok akıllıdır, biliyorsun ortalık çok karışık gülser seni kollayıp gözetir sen gülserden ayrılma etrafı tanıyıncaya kadar olurmu. --Olur Türkan abla. tanıştığımıza memnun oldum Gülser. --Bende memnun oldum sude bende bu gece burada kalacağım sabah birlikte gideriz okula. --Tamam gülser sagol. Sabah erken kalkıp liseli olmanın heyecanıyla hemen hazırlanmış Gülser' le bereber okulun bahçesine geldiğimizde, manzara bana çok farklı gelmişti. Ögrenciler en az onar kişilik gruplar halinde dolaşıyor, gruplar birbirlerine kin dolu bakışlarla bakıyordu. Ögrenciler okul bahçesinde sınıflara girmek için sıra olmuştuki birden bir ögrenci öne çıkıp yüksek sesle devrimci gençler adına bir konuşma yaptı. Bir grup yuhalarken bir grupda alkışladı. Ben her ikisinide yapmadan şaşkın şaşkın öylece kalakalmıştım. tam sınıfa girecekken gülser tekrar yanıma gelip bana sert bir ses tonuyla, -- Neden arkadaşımız konuşurken sol yumruğunu havaya kaldırmadın? dedi --Özür dilerim öyle yapmam gerektiğini bilmiyordum. Gülser'in daha ilk günde üzerimde otorite kurma girişimi hiç hoşuma gitmemişti ama sesimide çıkarmak istememiştim. Gülser her tenefüs yanıma geliyor beni pekçok kişiyle tanıştırıyordu. Pekçok kişi Gülser'in önünde saygıyla duruyordu. Önceleri buna bir anlam verememiştim ama daha sonra öğrendimki, Gülser okulun Devrimci gençlik kızlar başkanıymış. Okul başlayalı aylar olmuştu çok ender olarak ders işleniyordu. sağ ve sol çatışmalarından dolayı hemen her gün okulda olaylar oluyor silahlar patlıyor hocalar insan yerine konulmuyordu. Gülser beni okul dışındada toplantılara eylemlere zorluyor onlardan ayrılırsam başıma kötü şeylerin geleceğiyle ilgili beni çaktırmadan tehdit ediyordu. Yapılan toplantılarda zaman zaman vatan millet kurtarılıyor, faşizmin ülke geleceği önündeki en büyük tehlike olduğu anlatılıyordu. İşçi ve yoksulların haklarından bahsediliyordu. Ezilen halkların haklarının savunulması gerektiğinden. İlk zamanlar kafama yatmaya başlamıştı bu fikirler. Doğru diyordum işçinin yoksulun mazlumun haklarını savunmaktan daha güzel ne olabilirdiki. Benim yerim galiba burası diyordum. Birgün gülser ilginç bir teklifle gelmişti bana; --Yoldaş, şu an sana açıklayamadığım bazı sebeplerden dolayı zaman zaman toplantılarımızı sizin evde yapmayı uygun gördük. --Benden izin almadanmı? --Bu konuda bizi anlayışla karşılayacagını düşündük. --Gülser ben o evde yalnız yaşamıyorum bir annem var ve annem benim sizinle her aktiviteye katıldığımı bilmiyor bilse yüreğine iner üzüntüden. --Niye biz kötü birşeymi yapıyoruz? --Bu konuda ne diyeceğimi bilemiyorum doğrusu. --Ne demek şimdi bu? Sen bizimle aynı davanın içinde değilmisin? --İçindeyim ama zaman zaman bana çok ters gelen tesbitlerim var, bunlarda beni düşündürüyor. --Nedir onlar? --Beni en çok düşündürenlerden biri; fakirin işçinin halkın hakkını savunurken; bu davayı güden arkadaşların yaşantısı. --Ne varmış yaşantımızda? --Ne bileyim hepinizde gördüğüm kadarıyla çok lüks yaşıyorsunuz hep markalı kıyafetler giyiniyorsunuz, bu kadar küçük yaşta viski içiyor yabancı sigara içiyorsunuz, ayrıca bunca zaman içinde ben hiçbir fakirin ihtiyacını karşılamak için birşeyler yaptığımızı hatırlamıyorum. Geçenlerde sana bizim sınıftaki mehmet'ten bahsetmiştim ayakabıları çok eski ve yürürken sürekli ayağından fırlıyor çok büyük olduğu için demiştim ama hala ona bir ayakkabı bile alınamadı. Tamam deyip hep es geçildi. Birde en önemli konulardan biri, sende duydun Hilal lise ikide olmasına rağmen hamile. Nedir bu devrim nikahı saçmalığı bir türlü anlayamadım. Böyle evlilikmi olur anne babaların haberi yok, ama arkadaşların çoğu devrim nikahıyla evli ve kızlar hamile kalıyor. Parası olanlar şanslı gidip aldırıyor bebeğini anne babası anlamadan ya Hilal! onun çok fakir olduğunu biliyorsun ve bebek 5 aylık olmuş. Ne olacak bu kızın hali? devrim nikahlı güya kocası ben hala ögrenciyim anne babama birşey söyleyemem deyip kızı kaldırıp attı. Biz hani bu mazlumların hakkını savunacaktık? Hani bozuk giden düzeni değiştirecektik? Ben anlayamıyorum sen ablasın benden iki yaş büyüksün bana sen anlat doğruları. Sence biz birşeyleri düzeltiyormuyuz, yoksa daha beter bozup dağıtıyormuyuz? Gülser gözlerime biraz şaşkın, biraz gergin, biraz suçluluk bakışlarıyla bakıp; --Yoldaş bu salı sizdeyiz bunları uzun uzun masaya yatırırız kafana takılan herşeyi konuşuruz şimdi gitmem lazım. hoşçakal. Deyip uzaklaşmıştı benden. Bana sorulmadan bana yapılan bu emrivaki hiç hoşuma gitmemişti. Ben bu durumu anneme nasıl anlatırdımki. Zaten bende içinde bulunduğum durumdan son derece rahatsızdım. Ama Gülser'in her bunu hissedişinde bana çaktırmadan yaptığı tehditler beni geri adım attırıyordu gerçekten korkuyordum ya anneme birşey yaparlarsa diye. Koridor nöbetçisi olduğum birgün, zil çalmış herkes derse girmişti aradan on dakika geçmediki koridorda bir ayak sesi belirdi. Bakışlarıda adımları gibi sert bir kızdı ünzile, neredeyse beni boğacak, nefret kusan ses tonuyla; --Nöbetçi git bana tebeşir getir sınıfta tebeşir bitmiş. --Bir dakika hemen getiriyorum. dedim ama Ünzileyi görünce helede hiçkimsenin olmadığı bir ortamda sadece onun ve benim var olduğumuzu bilmek bana çok heyecan vermişti. Bunun adı korkumuydu yoksa heyecanmıydı ayırt edemiyordum. Çünkü Ünzile okulun asenasıydı. Ülkücü kızlarında başkanı oydu. Bir nefeste alıp getirdiğim tebeşirler elimde, ellerim felaket bir şekilde titremekte. Aklımdan yüzlerce düşünce aynı anda geçiyor sanki. İçimden Ünzile ile konuşmak için bundan daha iyi bir zaman olamaz diye düşünüyorum. Ama ünzilenin sert bakışlarından, ve tepkisinden korkuyordum. Aklım karmakarış ama herşeye rağmen bu bir fırsat diyorum; -- Ünzile seninle konuşmam lazım, --Benim senin gibi bir pislikle konuşacak hiç birşeyim yok. --Ünzile lütfen benimle konuşmalısın, beni dinlemelisin. --Nesline saygısını yitirmiş, Tarihini, atalarını tanımayan bir Rus köpeğiyle konuşacak bir konum olamaz. --Ünzile sen Allah'a inanıyormusun? --Elbette inanıyorum --İnandığın Allah aşkına beni dinle,deyince Ünzile birden taş kesildi adeta hiç tepki vermeden beni dinlemeye başladı. --Ünzile sen hep beni Gülser'in yanında gördün ve haklı olarak bu sözleri bana kullanıyorsun deyip şehre ilk gelişimizden başlayıp kısacabaşımdan geçenleri anlatmıştım. Şaşkınlıla beni dinliyor; --Ne yani şimdi sen kendi isteğinle onlarla beraber değilmisin? --Ben daha şehre geldiğim gün neyin doğru neyin yanlış oluğunu anlamadan böyle bir kaosun içine düştüm. Bildiğim tek gerçek şuki orada pekçok şey hoşuma gitmiyor ve korku belası onlarla kalmaya devam ediyorum. Açık olmamı istersen bu demek değilki ben size sıcak bakıyorum. Çünkü içinizde yaşamadım ve artık korkuyorum içinizde yaşamış olsam belkide sizinde pekçok hatalarınızı göreceğim. Demem oki ben ne sağcıyım nede solcu. Solcu olmak benim seçimim değildi. Eğer bir gün sağcı olacaksam bu kesinlikle benim tercihim olmalı kimse bunu bana dayatmamalı. Şundan emin olmanı istiyorum benim yüreğim artık onlarla değil. Ama sizinlede değil. Beni düşman belleyip bana zarar vermeye kalkmaz, eğer bana fırsat tanırsanız sizi tanımaya çalışayım. Aklıma yatarsa bende davanızda size katılayım. --Eğer sana zarar gelmesini istemiyorsan, ve söylediklerininde doğruluğunu kanıtlamak istiyorsan, sana inanmamızın tek yolu var. --Nedir o? --Sen eskiden olduğu gibi yine devgenç üyesi olmaya devam edeceksin. Yapılması planlanan eylemleri ve orada olup bitenleri bize aktaracaksın. --Benden çok zor birşey istedin. Bunu anlarlarsa beni yaşatmazlar. --Öldürende yaşatanda Allahtır. Eğer sende Allaha inanıyorsan bunu bir gün kesinlikle anlayacaksın. Eğer Allah dilemezse kimse sana bir zarar veremez. --Sen gerçekten böylemi düşünüyorsun? --Eğer sende böyle düşünürsen birgün, gereksiz korkuların yerini kendine güvenin alacaktır. Kendini daha huzurlu ve rahat hissedecek ve asla kulun elinden geleceğini sandığın ölüm korkusundan kurtulacak kendini güvende hissedeceksin. Allah rızkını bitirmişse ölüm seni yatağındada bulacak, yok dünyada içecek suyun varsa korktuğun kişiler üzerine kurşunları yağdırsada onların gücü seni öldürmeye yetmeyecek. --Çok ilğinç bir felsefe buna inanmak isterdim çünkü işime gelirdi. Aslında ben bazen Allahın varlığına inanıyorum, bazende şüpheye düşüyorum, deyip gülümsüyordumki, Ünzile sert bir ses tonuyla; --O zaman anlaştığımızı umuyorum. Sen bizim istediğimiz bilgileri bize getir bizde sana ve ailene zarar gelmesini önleyelim ve sana inanalım. deyip alıp tebeşirleri elimden çekip gitmişti. Küçücük akımla kendimi korumaya çalışırken sanırım daha büyük işler açmıştım başıma. O günden sonra artık okulun iki liderinin kuklası olmuştum. Durumu idare etmek gerçekten çok zor oluyordu. Devgençliğin toplantıları sıksık biizim evde olmaya başlamıştı. toplantı günü annemi evden uzaklaştırmak için her seferinde farklı bir yalan söylemekten bir süre sonra artık söyleyecek yalanda bulamıyordum. Annem durumu anlayacak diye çok korkuyordum. Annemin üzülüp benim hakkımda endişelenmesini istemiyordum. Annem bir haftalığına köye gitmek zorunda kaldığını söylemişti; --Kızım seni bir hafta yalnız bırakacağım ama sen Ayşe ablanlarda kalacaksın ben gelinceye kadar. Ayşe ablanla konuştum gözün arkada kalmasın ben bakarım sude ye dedi. --Tamam anne o zaman sorun yok gidebilirsin sen beni merak etme bende kendime bakabilirim. Annem gitmiş ve ben o ilk okul çıkışı kuzenim olan Ayşe ablamın evine gitmiştim. zaten onlarla komşuyduk aramızda sadece iki ev vardı. Kuzenimin kocası alkolikti. İş bankasında çalışıyodu ama alkol yüzünden atılma noktasına gelmişti. Akşam yemeğinde kocası bana sürekli iltifatlar ediyor gözlerini benden ayırmıyordu. Belki bana öyle geliyor diye kendimi telkin ediyordum ama adamın askıntı olduğunu anlamamak için kör olmak gerekti. İçimi büyük bir huzursuzluk kaplamış ben bu geceyi nasıl geçireceğim diye düşünüyor kendimi hiç güvende hissetmiyordum. O gece orada kuzenimin çocuklarının odasında yattım ama sabaha kadar asla uyumadım ders çalışıyorum bahanesiyle ışıgı söndürmedim. Adi adam bendeki tedirğinliği anlamıştı arada bir geliyor daha yatmadınmı diyor, ben sert bir şekilde ders çalışıyorum diyorum geri gidiyordu. Sabah olduğunda o evde bir gece daha kalamayacağımı biliyordum ama kendi evimizdede yalnız yatmaya hiç cesaretim yoktu.O güne kadar hiç yalnız kalmamıştım hiç annemden ayrılmamıştım. İkinci gün okul dönüşü; -- Ayşe ablacım ben kendi evimizde kalmak istiyorum sizin evde çocuklardan ders çalışamıyorum amasenden bir ricam var --Söyle Sude -- Annem gelinceye kadar nihal benimle kalabilirmi? --Gönderirim tabiki Nihali ama iki kız korkmazmısınız. --Ne olacakki zaten seslensek duyarsınız evimiz çok yakın hem bizim ev güvenli kapısı ve kilitleri çok sağlam biliyorsun. --Peki sen bilirsin ama yemeğe bize gelirsin. --İnşallah. Yemeğe onlara gitmiştim ama kocasının bakışları beni çok korkutuyor yemeği nasıl yediğimi bilemiyordum. Yemekten sonra hemen Nihal i alıp kendi evimize gelmiştim. İlk kez yalnız yatacaktım Nihal benden iki yaş küçüktü ama yinede bana cesaret vermşti onun varlığı. Dış kapımızın üç ayrı yerinde kilidi vardı ve tam orta bölümünde özel bir düzenek yapılmış kapı ile duvar arasına uzun bir levye sokulan bir ek anahtar yapılmıştı. Bütün kilitleri kitleyip levyeyi yerine sokup dupleks olan iki katlı evimizin üst kattaki yatak odasına çıkmıştık Nihalle. Ama nedense korkudan içim titriyor nihal bendeki bu korkuyu anlayacak diye korkuyordu, .nede olsa benden küçüktü ben böyle korktuğumu ona hissettirirsem o kendini güvende hissedemezdi. Anneme ne kadar ihtiyaç duyuyordum. Nihal yatar yatmaz uyumuştu ama ben korkudan bir türlü uyuyamıyordum. Sanki odanın üzerindeki herşey üzerime geliyordu. Duvarda babamın resmi vardı birden resme gözüm ilişti.Resmi seyrederken sanki babam tablodan çıkmış bana doğru geliyor gibi geldi gözüme ve korkudan nefesim kesildi. Kalkıp korka korka resmi yere indirip ters çevirdim. Allahım neden evdeki bütün eşyalar sanki hareketlenmiş hepsi üzerime üzerime geliyor gibiydi. Bu durumdan nasıl kurtulacaktım gözlerimi kapatmaya korkuyordum ama gözlerim açık olduğundada durum çok daha vahim bir hal almıştı. Anne anne diye inledim sessiz sessiz. Ama annem beni duyamayacak kadar uzaklardaydı. Sıgnacagım birine öyle ihtiyacım vardıki kendimi kollarına bırakıp güvende hissedeceğim birine çok ihtiyacım vardı. Kafam dağılsın diye okulu düşünmeye başladım okulda yaşanan olayları aklıma getirirsem belki şu anki ortamdan ayrılırım diye düşünürken birden Ünzile'nin şu sözleri beynimde yankılanmaya başladı. "Eğer Allah dilemezse kimse sana bir zarar veremez. Allah seni korursa bütün dünya birleşse sana zarar gelmez. Ama bunun için sende Allahın her şeye kadir olduğuna inanman lazım. Çünkü kainatı yaratan Allah tır ve yarattığı her şey üzerinde Allahın otoritesi vardır. Yeterki sen Allah ın dostluğunu kazanmaya bak. Eğer Allah la aranda dostluk bağını kurmayı başarırsan artık dunyadada ahirettede güvendesin demektir. İçim bir garip olmuştu acaba Ünzile'nin bu tesbiti doğrumuydu. Eğer doğruysa bu çok harika birşey olurdu. İşte şu an en ihtiyacım olan şey bu değilmiydi. Ünzilenin bu sözlerine inanmak istedim çünkü sığınacağım birine öyle ihtiyacım vardıki ve yapayalnızdım. Acaba çaresizliktenmi böyle düşünüyordum ama duruma bakılırsa beni rahatlatacak başka bir yolda görünmüyordu. Gece yarıyı çoktan geçmişti ve benim ellerim gayri ihtiyari semaya doğru açıldı. "Allahım, Ünzilenin dediği dostluk seninle nasıl kurulur doğrusu bilmiyorum. Eğer gerçekten varsan, beni gerçekten sen yaratmışsan öyleyse benim halimide görüyorsun. Şu gecenin karanlığında yalnızlığımı ve çaresizliğimi sığınacak bir kucağa ne kadar ihtiyacım olduğunu, kendimi güvende hissettirecek bir dosta ne kadar ihtiyacım olduğunu, biliyor görüyorsun. İşte senden başka hiçbir kapı bulamadım gidecek. Bana seninle nasıl dostluk kurulur öğret Allahım ve kafesinden fırlayacak kuş giibi korkuyla çarpan şu yüreğime sukunet indir. Beni koruman altına al. Çünkü Ünzile senin her şeye kadir olduğunu söyledi. Eğer sen her şeye kadirsen senden istediklerimi yerine getirmen sana asla zor gelmez. Bana beni rahatlatacak bir uyku ver ve beni gece hiç uyandırmadan ancak sabahla uyandır Allahım. Ben bu gece senin dostluğuna talibim sende bana dost ol Allahım ." Gözyaşlarım yastığımı ıslatıyor ben yüksek sesle Allah' la konuşuyordum ve öylece uyuyakalmışım. Ertesi akşam Ayşe ablalara yemeğe gitmemiştim. Kocasının görmeye tahammülüm yoktu. Yemek saatinden sonra kapılarını tıklatıp Nihali almaya geldim dediğimde; kocası -- Nihal gelemez sen burada kal --Ama ders çalışamıyorum --İki gün ders çalışamasan dünyamı batar --Batmaz enişte ama sınavlarım var lütfen Nihal'i gönderin --Ya sen burada kalırsın yada yalnız yatarsın. Bu sözleri söylerken yalnız kalamayacağımı düşünerek çaresizlikten ona boyun eğeceğim düşüncesiyle sinsi sinsi gülüyordu. Bir an yüzüne tükürmek geldi içindem. Ayşe abla kocasının korkusundan yüzüme bile bakamıyor ne olur burada kal diyordu sadece. Hiçbir şey söylemeden hızla uzaklaştım oradan. İşte hayatımın ilk yalnız gecesini yaşayacaktım. Enişteye olan kinim bana sanki cesaret vermişti. Kendi kendimi teselli ediyordum. Kapımız çok sağlam korkacak ne var İnşallah hemen uykuya dalarım. İnşallah dün gece gibi hiç gece uyanmadan sabah uyanırım diye yüksek sesle kendimle konuşuyordum. Bütün odaların ışığını yaktım. sonra bir mum alıp büyük bir tabağın içine yerleştirip onuda yaktım. Ya gece birden elektrikler kesilirse diye, çünkü karanlıktan hep korkardım. Elimede ekmek bıçağını aldım yatağın içinde bir nokta gibi büzülmüştüm. Yine Allahım bu gece dün geceden daha zor durumdayım halimi görensin diye dua etmeye başladım. Sanki Allah dostluğunun ilk işaretlerini verir gibiydi. Uykudan gözlerim kapanmaya başlamıştı. Dupleks olan evimizin merdivenleri tahtaydı. Gece yarısı merdivenlerden yukarı çıkan ayak sesiyle uyandım. Sanki o an kalbim duracaktı. Acaba rüyadamıyım diye kendimi yokladım rüya falan değildi. Kesinlikle merdivenlerden ağır adımlarla biri çıkıyordu. Yataktan fırlayıp odanın kapısının arkasına geçtim ve bıçağı tam kapıdan girecek kişiye saplayacak şekilde ayarladım. Ama nefes almada güçlük çekiyordum sanki odada hiç oksijen kalmamış gibiydi. Astım hastaları gibi nefes alırken omuzlarım inip kalkıyor, nefesim hırıltıyla çıkıyordu. Korkudan midem bulanımaya başladı, ardından hıçkırık tuttu. Allahım ne olur sakinleştir beni diye yalvarıyordum. Merdivenlerdeki kişi bir ara duraklıyor tekrar aşağı iniyor, bir müdet sonra tekrar çıkıyordu. Belliki benimle oyun oynuyordu. yarım saate yakın bu durum böyle devam etti. Bıçak elimde kolumu havada tutmaktan kolum ağrımaya başlamış ve sabrım taşmıştı. Köşeye sıkışan kedi aslan kesilir derdi annem bunun nasıl olduğunu işte kendi hayatımda yaşayarak görmüştüm. Bu yarım saat bana öyle zor ve dayanılmaz gelmiştiki, korkunun acısı ölümün korkusunu unutturmuş avazımın çıktığı kadar bağırmaya başlamıştım. Allah belanı versin, benimle oynamak çokmu hoşuna gitti. Yoksa cesaretinimi toplamaya çalışıyorsun. Ammada korkakmışın. Odadayım bildiğin gibi hadi seni bekliyorum gelsene. ................................ Hiç cevap yok fakat yine merdivenlerden inip çıkmaya devam ediyordu. Ben onu yukarı çıkarmak için sürekli kışkırtıyor hakaretler ediyordum ama o inatla hala merdivenleri iniyor çıkıyor ama odadan içeri girmiyordu. Artık dayanacak halim kalmamıştı gözüm dönmüş ve işte bir aslan gibi evimdeki yabancının üzerine saldırmak için, senin cesaretin yoksa gelmeye ben geliyorum seni öldürmeye diyerek odadan dışarı çıktım ve merdivenin başına geldiğimde gördüğüm manzara beni şok etmiş, bıçak elimde merdivenlere yığılıp kalmıştım. Dakikalardır içime akıttığım gözyaşlarım artık boşalmış yüksek sesle ağlıyor ve ardındanda gülme krizine giriyordum. çünkü merdivendeki yabancı şişko bir kediydi. Bodrum kattaki klerin penceresi nasıl olmuşsa açık kalmış ve kedi oradan girmişti. Gecenin sessizliğinde tahta merdivenlerden çıkışı ve inişi kesinlikle bir insan ayak sesi gibi yankı yapmıştı. Allahım sana teşekkür ederim iyiki evimdeki yabancı bir insan değil. Allahın bana bir cavabı varmıydı bilmiyordum ama öyle bitkin düşmüştümki yatağa tekrar döndüğümde, uyku halinden ziyade baygın bir halde kendimden geçmiştim. Ondan sonraki geceyi daha rahat atlatmıştım. Yine lambaların hepsi açıktı, yine büyük bir tabağın içine büyük bir mum yakmıştım ama sanırım yavaş yavaş cesaretim artıyor daha az korkuyordum. Dışarıda dolunay vardı perdeleride sonuna kadar açmış yatağımdan uzun süre dolunayı seyretmiştim. Elektrikler kesilse mum bitse ay içeriyi aydınlatır diye çocukca bir rahatlık hissederek uykuya dalmıştım. Derin uykudan hızla çalan kapının sesiyle uyandım. oda aydınlık olduğu için sabah oldu sandım. Pencereden dışarı baktığımda hala gece olduğunu görünce korkudan yatağın içinde adeta taş kesilmiştim. Bu annem olabilirmiydi acaba diye zoraki kalkarak pencereden dışarı baktığımda. dışarıda bir araba vardı ve beş erkek. üç kişiyi hemen tanıdım. Bunlar devrimci gençlikten abilerdi. hepsinin ellerinde içki şişeleri var biri hızla kapıyı tekmeliyor diğerleri hem içiyor hem şarkılar söylüyordu. Aman Allahım gözlerime inanamıyordum. Bunların benim evimde ne işleri vardı. Niyetleri ortadaydı işte kimbilir bana neler yapacaklardı. Bunları düşündükçe kanım dondu. Elime terlik alıp benim odama bitişik olan komşunun duvarına vurmaya başladım. dakikalarca duvara vurdum beni kurtarsınlar diye. onlardan bir ses gelmeyince diger komşunun duvarına vurmaya başladım. Ama gecenin sessizliğinde sadece o sarhoş gözü dönmüş kişilerin naralarından ve kapıyı tekmelemelerinden başka bir ses yoktu. Neden duymuyor komşular diye sızlanırken, Birden ümitsizliğe kapılmıştım zaten bütün evler birbirine bitişikti komşulara ben duvarlarına vurmasamda duyarlardı onların sesini. Belliki korkularından bana yardım edemiyorlardı. Terlik elimde öyle çaresizce kaldım. Beynimden yüzlerce senaryo geçmeye başlamıştı. Bir saate yakındır kapıyı tekmeliyorlardı. Belliki bunlar kapıyı kırmaya kararlıydılar. Hep annemi düşünüyordum, bunlar bana mutlaka tecavüz edecekler ardındanda beni öldürüp atacaklar. Onlar öldürmese bile ben kendimi öldürür bu lekeyle yaşayamam. Ya annem ne olacak Annem bu acıya dayanabilecekmi diye ağlıyordum. Bıçak elimde ben kapının arkasında yine onların kapıyı kırıp gelmesini bekliyordum ama sanki daha şimdiden yenilgiyi kabul etmiş gibiydim beş erkeğe karşı bir ben ne yapabilir onlara nasıl karşı koyabilirdimki. Bıçak elimde ben kapının ardında ama hiçde onlara saldırıp kendimi korumaya çalışacak pozisyonda değildim. Nefes almakda büyük güçlük çekiyor aynı zamandada hıçkırıyordum. Saatlerdir hıçkırıyor olmakdan boğazımda ağrımaya başlamıştı. Çaresisliğin böylesini hayatımın hiç bir evresinde böyle yaşamamıştım. Bir ara elimdeki bıçaga baktım. Acaba onlar beni öldürmeden benmi kendimi öldürmeliydim. Hiç değilse kirlenmemiş olarak şerefle ölmüş olurum diye düşündüm. Vakit sabaha yaklaşıyordu artık neredeyse iki saat olmuştu onlar kapıya geleli ama hala bıkmadan kapıyı zorluyorlardı. Birden gecenin sessizliğinde kapının üçüncü anahtarı olan levyenin büyük bir gürültüyle düşme sesi yankılandı.. İşte kapı kırıldı dedim ve birden yere yığıldım Dizlerimin bağı çözülmüş, beynim uyuşmaya başlamıştı. "Ünzile nin varlığına ve gücüne inandığı Allahım senden başka beni koruyacak bir kimsem yok. Çaresizliğimi görensin. Eğer varsan ve beni duyuyorsan imdadıma yetiş. Beni bu zalimlerin eline teslim etme." En son levyenin sesi olmuştu duyulan aradan beş dakika geçmeşti belki ama kapı artık vurulmuyordu. sadece sesler geliyordu. Bu sesler içeridenmi yoksa dışarıdanmı geliyor ayırt edemiyordum. Hiç birşey düşünemez bir halde duygularım donmuştu sadece hıçkırıyor ve yetiş Allahım yetiş Allahım................. diyordum. O anda araba çalıştı ve gülme sesleri ardından arabanın uzaklaşma sesini duydum. Kendimi zorla toparlayıp gittiklerine inanmak için yerden güçlükle kalktım ve pencereden dışarı baktımki gerçekten gitmişler. Hemen merdivenlerden aşağı inip dış kapıya bakmak istedim çünkü kapının kırıldığını düşünüyordum. Kapıyı gördüğümde sürekli kapıya vurulmasından sadece levye yerinden oynamış ve düşmüş diğer kilitlere hiçbir zarar gelmemiş olduğunu gördüm. Levyeyi tekrar yerine yerleştirdim. Ayakta duracak halim yoktu yere oturup sırtımı kapıya yasladım, ellerimi semaya kaldırdım gözyaşlarım vuçlarıma akıyordu; "Allahım, bu gece anladımki sen gerçekten varsın, ve beni duydun imdadıma geldin.Sana nasıl teşekkür edilir bilmiyorum ama ben ancak bildiğim şekilde sana binlerce teşekkür ediyorum. Teşekkürler Allahım Teşekkürler Allahım. Senden başka kimsesi olmayan bu kulunu birdaha yalnız ve çaresiz bırakma Allahım." Yatağa tekrar döndüğümde ayazda kalmış gibi titriyordum. Yorgana sıkı sıkı sarıldım, gözüm duvardaki saate ilişti saat 4.30 olmuştu. gözlerimi kapattım uyumak ve bu olanları unutmak uzaklaşmak istiyordum. Ama kapının vurulma sesi bir türlü kulaklarımdan gitmiyor sürekli aynı sesi duyuyordum. Yastığı kulaklarıma bastırıp başımı saklamak istercesine yatağa gömdüm. Gecenin sessizliğini yine bir araba sesi bozdu. Ve araba bizim kapıda durdu yine kahkahalar yükseldi gecenin içine dalga dalga. İşte yine kapı vurulmaya başladı. Ama bende garip bir rahatlık vardı. Bu rahatlık saatlerce darbe almasına rağmen kapının çok sağlam olduğunu görmemdenmiydi yoksa Allah'a artk tam olarak güvenmem ona teslim olmamdanmıydı bilmiyrodum. Ama yataktan hiç çıkmadım, sadece dua ediyordum. Saat 4.50 yi gösteriyorduki kapı vurulması kesildi ve arabanın uzaklaşma sesi duyuldu. Sabah kalktığımda saat 9 olmuştu ve hemen evden çıktım Derneğe gittim. Sabah erken olmasına ragmen dernek kalabalıktı belliki ateşli ateşli önemli kararlar alınıyordu. Abilerden biri bana dönerek; --Günaydın yoldaş erkencisin? --Ne yazıkki günayamadım bugün.Erkenciyim çünkü geceden kalmayım. --Hayırdır gece alemmi vardı? Aşkolsun neden biz çağrılmadık? --Bunu arkadaşlarınıza sorun alem bizim evdeydi. Ünal, hakan ve bülent birde onların iki tanımadığım arkadaşı vardı. Neden size haber vermemişler çok ayıp etmişler. Keşke sen ve diğer arkadaşlarınızda gelmiş olsaydınız kapıyı daha rahat kırabilirdiniz. --Ne kapısı yoldaş ne kırması? Gece boyu başıma gelenleri anlatıp; --Bumu sizin dostluğunuz, arkadaşlığınız, doğrusu kendime ne kadar dürüst merhametli mazlumun hakkını savunan kimsesizlerin yanında olan yoldaşlar edinmişim! Dün geceyi yaşarken hepinizle gurur duydum. Sahi sen niye yoktun içlerinde sen bizim başkanımızsın sen olmadan bak onlar bu eylemde başarı sağlayamadılar. --Ağır konuşuyorsun yoldaş --Dün gece yüreğime hayatıma sessizce yağdırdığınız kurşunların ağırlığı bunlar. --Yoldaş inan böyle birşeyden haberim yok. Eger olsaydı asla buna müsade etmezdim emin ol. --Artık hiçbirşeyden emin değilim. Masumiyetin yüzündeki maskeler düşmeye başladı. Artık neye kime inanacağımı bilemiyorum. Herkese her şeye savunduğum değerlere bile inancımı yitirdim. --Yoldaş bir çay iç kendine gel. Eğer bu anlattıkların doğruysa, için rahat olsun sana bunları yapanları kesinlikle cezalandıracağım. --Yaşadığım geceyide hafızamdan silmeye gücün yetecekmi. Dün gecenin benden aldıklarını bana geri verebilecekmisin? --Mutlaka bunları yapmaya gücüm yetmez ama bana düşen onları cezalandırmak ve bunuda kesinlikle yapacağım. --Ünzile ile okulun tuvaletinde yine beraberdik yine birbirimize yazığımız mektubu tuvaletin penceresinin önüne koyarak işaretleştik. ve mektupları aldık gizlice. Ünzile her zaman bana mektuplarında emirler verir olan biten hakkında derhal bilgi aktarmamı isterdi. Bu son mektubun içeriği beni çok hayrete düşürmüştü. Ünzile bana yaşadığım o geceden bahsediyor. Üzgün olduğunu geçmiş olsun dileklerini bildiriyor ve bir daha asla buna benzer birşey yaşamayacağıma buna müsade etmeyeceklerine dair sözler veriyordu. Kafam karmakarış olmuştu Ünzile bütün bunları nerden biliyordu. Bunlar ne demek oluyordu. ertesi tenefüs bir kağıda bunları nerden bildiğini bana bir açıklama yapmasını yazdım okulda onun sınfının bulunduğu kata çıkıp onu gördüğümde elimdeki notu onun gözlerine bakarak yere attım. Alıp okudu ve aynı metodla bana cevap yazdı. "Onların içinde bizim arkadaşlarımız var, Özellikle oradalar önemli bilgilerin bize ulaşması için onlarda iyi bir yoldaş oyunu oynuyorlar. O abilerimiz seni tanıyorlar bizimle olan bağınıda biliyorlar. Ama sen onları devgenç üyesi sanıyorsun. Yaşadığın bu olayı duyunca çok kanlarına dokunmuş, Başkan dediğiniz onlarla konuşup onları ikaz ederken bizim abiler bu iş ikazla olmaz bunlar yoldaşımıza kötü bir gece yaşattı bunun cezası daha ağır olmalı deyip, dişlerini burunlarını kırana kadar dövmüşler. Buna benzer bir olayın bir daha başkası tarafından yapıldığını duyarlarsa eğer, onun cezasının dayak değil ölüm olacagı tehdidinide savurmuşlar. Ve sana her kim tarafından bir zarar geldiğini duyarlarsa bunun cezasının çok ağır olacagını ilan etmişler. Artık için rahat olsun sana bunların üzerine kimse birşey yapmaya yeltenemez." Bu satırları okumak bana öyle iyi gelmiştiki, onların cezalandırıldığını bilmek beni çok mutlu etmişti. Ünzile'ye tekrar şu notu yazdım. Ünzile beni iki kere rahattlattığın için sana nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Birincisi; Artık bende senin varlığına ve gücüne inandığın Allah' a inanıyorum. O gece Allah'ın yardımını ve dostluğunu yakından gördüm. Bana bu konuda ışık olduğun için çok sağol. İkincisi; Orada sizin arkadaşlaınızdan birilerinin olması nedense kendimi güvende hissetirdi, bunu açıkladığın içinde sağolasın. Kendi halinde zavallı bir komşumuz vardı Ahmet amca 5 çocugu ve temiz bir eşi vardı. O günkü toplantıda bizim sokaktaki kahvehanenin taranacağı çünkü orasının ülkücülerin kalesi olduğu konuşulmuştu ama gün belirtilmemişti. Akşam okuldan eve geldiğimde içimde garip bir sıkıntı vardı. Anne bu günlerde mecbur olmadığın sürece dışarı çıkma hele kahvehanenin önünden hiç geçme olurmu dedim. dönüp dönüp tekrar tenbih edince annem şüphelendi. --Neden böyle konuşuyorsun? --Bu günlerde buralarda eylem olacakmış. --Sen nerden biliyorsun? --Bilmiyorum sadece öyle konuşulduğunu duydum bu yüzden tetbirli ol istedim. --Kızım bazı arkadaşlarını hiç gözüm tutmadı. Hele zaman zaman benden gizli fisgoslaşmalarınızı hiç begenmiyorum. İnşallah ortalığın bu kadar karışık olduğu şu günlerde sağcılık solculuk peşinden koşmuyorsundur. Benim senden başka kimsem yok. Sana birşey olursa yaşayamam, bunu biliyorsun. Ne olur dikkatli ol. tuttuğun bir yol varsa bile bunu içinde sakla. Ama ben sana güveniyorum sen sadece okumak adına bunca mücadele verdin. Eminim yanlış birşey yapmazsın. Ve amacının dışına çıkmazsın. --Korkma anne seni üzecek birşey yapmam. Derken utancımdan annemin yüzüne bakamıyordum. Hiç istemediğim halde her iki tarafında bu denli içinde olduğumu bilse kahrından ölürdü herhalde. O gece saat 11 civarıydı ve ardı arkası kesilmeyen silah sesleriyle inliyordu gece. Çok yakınımızdan geliyor yere yat diye bağırdı annem. yerde silahlar kesilene kadar öylece kalakaldık. Bir süre sonra ambulans sesleri ve acı feryatlar yankılandı acının, ölümün ocaklara düştüğü sokakta. Bu kadar çabukmuydu diye içimden sessiz sessiz feryat ediyordum. Çünkü Ölüm kusan silahlar bizim sokaktaki kahvehanede konuşmuştu. Annem ne oldu dedi. yok birşey dedim. Öylesine gerilmiştimki sanki bu olaydan kendimi suçlu görüyordum. sanki sokağımızı sokağımızın sakinlerini korumalıydım kim olurlarsa olsunlardı. Bu suçlulk içinde kıvranırken. Apartmandan acı bir feryat daha yükseldi. --Ahmettttttttttttttttttttttttttttttt --Günahsız Ahmet'ime nasıl kıydınız. O ekmek derdinden başka derdi olmayan biriydi nasıl kıydınız Annem koşarak komşuya çıktı çocukların baba, babacığım feryatları geceyi deliyordu. Çıldıracak gibiydim. Benim yüzümden benim yüzümden diye başımı duvarlara vuruyordum ama Ahmet amca çoktan gitmişti bu dünyadan. Sabah haberlerinde çiğdem sokakta bir kahvehane tarandı 12 ölü 16 ağır yaralı diyordu. Birğün devrimci gençlik okul içindeki sesi çıkan sağcı gençliği susturmak bazı temizlikler yapma kararı almıştı ama bu temizliği yapmak için okulun devgenç kadrosu yeterli olmadığından dışarıdan takviye güç istenmişti ve bir çarşamba saat 1.30 da baskın yapılacaktı bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Okulumuzun kantini devgençliğin cepanesiydi. okula gelirgelmez arkadaşlar taşıdıkları silahları kantine teslim eder okul çıkışı tekrar oradan alırlardı. baskını ve kantinin cepane olduğunu ilk kez hiç sıkıntı ve suçluluk duymadan Ünzile ye bildirmiştim. Ertesi gün eylem saatine yakın okuldaki sağcı gurup teker teker okulu terketti. Okulda eylem olacagını ve dışarıdan takviye bir gurubun bu okula geleceğini haber alan polis, okul yönetimine son anda haber vermişti. hemen sınıflar boşaltıldı ve herkes okulun bodrum katına yönlendirildi. Bodrum katda sanki etten bir duvar olmuştu. Pek çok kişi nefes alamamaktan pekçok kişide korkudan bayılmıştı. Hocalar şaşkın bayılanları ne yapacaklarını bilemiyor yukarı çıkmaya korkuyorlardı. Okuldaki sessizliği gören dışarıdan gelen gözü dönmüş devgençler okula silah yağdırmaya başlamışlardı. Bilmiyorlardıki iç
Hafta sonu etraftan çekine çekine bir gören olurmuki korkusuyla
Ünzileye yinede gittim. Beni çok iyi karşılamıştı. Annesine bir sürü
ikram hazırlatmıştı. Ve annesinin yanında her konuda çok rahat
konuşuyor olmasına çok şaşırmıştım. Annesine sormadan edemedim.
--Teyze siz Ünzile'nin bu konumda olmasına kızmıyormusunuz.
--Sadece endişeleniyorum. Ama kızımın doğruyu yaptığına inanıyorum.
Ülkeyi koministlerin elinemi teslim edelim. Benim kızım akıllı ve
doğrularında onun yanında yer alacağız daima.
--Sizce hiç yanlışları yokmu?
--Sence varmı?
--Evet var; Allahın verdiği canı Allah alırken Ünzile'nin arkadaşlarıda
bildiğim kadarıyla insan öldürdü. Ve bu insanlar Allahın emir ve
yasaklarına uyduklarını söylüyorlar ama tam tersini yapıyorlar.
--Bu ölümlerin hiçbiri haksız yere değildi. Onlarda bizden çok can aldılar.
--Kana hep kanlamı cevap vermek lazım. Bu haksızlıkların önüne geçmenin
başka bir yolu yokmu? Siz bir büyük olarak böyle konuşursanız bize
engel olmazsanız bu ülkenin hali ne olur.
--Bizim ölülerimiz şehittir vatanı milleti namusu için ölmüştür.
Öldürülenler ise bunu haketmişlerdir, Ülke geleceği için bu pisliklerin
temizlenmesi gerekli.
--Kafam çok karışık söyledikleriniz çok masumane geliyor ama çözüm bu
olmamalı. Bu durum böyle devam ettiği sürece çok masum insanlarda
sebepsiz yere canını kaybediyor. İşte bizim komşu Ahmet amca ve
Eminenin abisi. bunların suçu neydi?
--Aynı evde iki kardeş birbirine silah çekebiliyor. Neden yanlış giden
birşey varsa bunu konuşarak anlaşarak gidermiyoruz. Doğrusu ben ne sizi
nede onları doğru bulmuyorum. Kurşunların uçuştuğu bir ülkede nasıl bir
kurtuluş bekliyorsunuz anlayamıyorum. İnsanlar korku içinde akşam evine
sağ dönüp dönmeyeceğinden emin değil kör bir kurşuna siper olma
korkusuyla yaşıyor insanlar. Gece hastasını acilde olsa hastaneye
götüremiyor başına geleceklerin korkusundan. Herkesin pisikolojisi
bozuk. Bu durum nasıl değişecek bilmiyorum ama elimden sadece dua etmek
geliyor. Rabbim bu korkulu yüreklere acı ve analar evlat acısı tatmasın
bu ülkeye huzuru indir diye.
Çaylarımızı içerken Ünzile bana anlatmaya devam ediyordu davalarının ne
kadar gerekli olduğunu, ülkülerini. sessizce onu dinlerken birden gözüm
vitrine ilişti. Vitrinin bir köşesi tamamen viskilerle doluydu. farklı
ebatta bir sürü şişe vardı.
--Ünzile bunları kim içiyor?
--Babam içer bazende misafirlerine ikram eder.
--Babanda ülkücümü
--Evet, bildiğim pekçok şeyi bana babam ögretti. Ve benimle gurur duyar her zaman.
--Hımm....Ünzile; alkol alan biri vatan için öldüğünde şehit olurmu
--Bilmiyorum.
--Niye sordunki?
--Hiçç öylesine sordum işte.
Eve dönerken sürekli düşünüyordum. Öyle tesbitlerim vardıki bu
tesbitler her iki tarafada benim gönlümü uzak tutuyordu. Ne sağcılar
nede solcular, söyledikleri gibi değildiler. Söylemleri ile yaşamları
tamamen zıt gibiydi. Bu iki kişilikli olmaları beni onlardan
uzaklaştırıyordu.
12 eylül 1980 sabahı radyolar sokağa çıkma yasağı olduğunu. Askeri
darbe olduğunu anons ediyordu sürekli. Annem
--Vah vah olacağı buydu ülkeyi ne hale getirdiler.
--Anne ihtilal oldu diye üzüldünmü?
--Elbette üzüldüm kızım. Ülke uzun bir süre oldugu yerde sayacak veya
gerileyecek, ekonomi zaten berbat herşeyde kuyruk var şimdi dahada kötü
olacak. Bu ülke daha öncede böyle ihtilaller oldu ve hepsindende kötü
yönde etkilendi.
--Hımm.... haklısın galiba anne. Ama iyi yönüde olabilir.
--İhtilalin nasıl iyi yönü olabilirki?
--Anne umuyorumki bugünden sonra artık her gün haberlerde herbir şehirden ölüm haberleri duymayız.
--Umarım duymayız kızım. yalnız bu darbeyi yapanların masaya böyle sert
vurma gücü vardı madem, neden bunca ölümlere bir şekilde farklı
çözümler bulmadı.
--Ama anne asker ülke yönetimine karışmazki, sadece savunmadan sorumlu.
--Kızım ben mektep okumadım cahilim ama bende aynısını söylüyorum madem
askerimiz bizim güvenliğimiz için var, ama neden biz yıllarca canlar
kaybettik hiç düşünmüyormusun?
Kafam karmakarış olmuştu. Evet bu güne kadar ne sağcılar nede solcular söylemleri gibi olamamışlardı.
Annem neler söylüyordu yoksa varlığından gurur duyduğumuz vatanımızın
bekçilerinin, namusumuzun bekçilerinin, kollarında kendimizi güvende
hissetmeyi umduğumuz askerlerimizindemi beni hüsrana uğratacak başka
bir yüzü vardı? Ülkede sükuneti sağlamaları için ülkenin dış düşman
güçleri tarafındanmı saldırıya uğraması gerekiyordu?
Ya bizi içten içe yok eden, sinsi iç düşmanlar ne olacaktı?
Doktor odaya girdiğinde, o, yatak örtüsünü yüzüne kapatmış hareketsizce
yatıyordu. Doktor uyumadığını düşündüğü için kısık sesle;
…..Günaydın, dedi ama ondan cevap gelmedi. Doktor ;
…..Uyumadığını biliyorum. Demek ki bugün beni görmek istemiyorsun
dedi gülerek. Yanına yaklaşıp örtünün altından dışarı sarkan elini
tuttu şefkatle okşayarak;
…..Nasılsın bugün?
…..Kelebek gibiyim, dedi o sanki duyulmasını istemediği bir sesle, kelebek gibiyim.
…..Doktor Lale hastasının yüzünden örtüyü açarak doğrusu kelebekle
aranda nasıl bir benzerlik oluşturduğunu dinlemek isterim dedi
gülümseyerek.
…..Yıllar önceydi bir yakınıma biraz sitemle “senin için ne ifade
ediyorum demiştim” oda bana; sen benim kelebeğimsin. Sen hayatına
girdiğin her insanın kelebeğisin. Dalına konduğun her çiçek ancak o
zaman çiçek olduğunu anlar. Dokunduğun her dala baharı yaşatırsın,
baharı getirirsin. Neşesisin sen gönül bahçelerinin. Varlığınla bütün
olur ancak her güzellik. Varlığına doyulmaz ama yokluğunda hep
beklenensin. Dalına konduğun her çiçek gibi benimde senden bir
şikayetim var, hayatımızda kalışın bir kelebeğin ömrü kadar az oluyor.
İnsan egoisttir biliyorsun istiyoruz ki geldiğin yere kelebek olarak
gel ama kelebek olarak kalma. Avuçlarımıza konmuşken ellerimizi bir
daha boş bırakma. İşte bunun için sana kelebeğimsin diyorum,
hayranlıkla, sevgiyle ve her an uçup gitmen korkusuyla sen benim
kelebeğimsin demişti.
…..Doktor Lale dikkatlice dinledikten sonra; evet yakının ne güzel
tarif etmiş seni sen hala kelebeksin ama bak herkesin şikayet ettiği
yanınsa uçup gitme eğilimin. Lütfen konduğun dala bundan sonra sıkı
sıkı tutun ve gitmek için değil kalmak için mücadele et bundan böyle.
…..O sesinde ağır hüzün tınısıyla; doktor vaktiniz var mı? Dedi. Doktor Lale;
…..İstediğin kadar seninleyim paylaş benimle hislerini dedi. O yüzünü tekrar örttü ve zor duyulur bir sesle anlatmaya başladı.
…..Biliyormusunuz doktor, yakınım beni bir kelebeğe benzettiğinde
bir anım gelmişti aklıma ve dehşete kapılmıştım. Çocukken kısa bir
dönem köyde yaşamıştım. Mevsim bahardı. Pek çok çocukla birlikte yol
boyunca açan çiçekler arasında oynuyor beğendiklerimizden buket
yapıyorduk. Canlı bir kelebekle ilk kez o gün tanışmıştım. Turuncu,
kırmızı ve siyahın tonlarıyla muhteşem görünüyordu. Yakalamak için
peşinden koştum ama bir türlü yakalayamamış üzülmüştüm. Öyle güzel
görünüyordu ki büyülemişti beni, o kelebek ilada benim olmalıydı.
Kelebeği yakalayamadığıma üzüldüğümü gören arkadaşım beni teselli edip
üzülme yarın evden büyük bir cam kavanoz getirelim kelebek çiçeğe
konduğu anda üzerine kavanozu kapatıp öyle yakalarız demişti. Ertesi
gün aynen öyle yapmıştık. İşte beni büyüleyen muhteşem kelebeğim ağzını
sıkı sıkı kapattığım kavanozun içinde ellerimdeydi. Ellerimde olsa
dokunmaya kıyamadığım kanatlarını kavanozun dışından okşadım
dakikalarca. Kavanoz avuçlarımda ben kelebeğimi izliyordum.
Kavanozun içinde uçmaya çalışıyor, kendisini kavanozun duvarlarına
çarpıp düşüyordu. Tekrar kalkıp uçmayı deniyor yine kendisini duvarlara
vurup düşüyordu. Başka bir arkadaşım benimle alay etmeye başlamıştı;
senin kelebeğin çok akılsız, etrafında camdan bir duvar olduğunu
göremiyor uçacağını zannediyor kendini duvarlara vura vura kanadını
yaraladı bak dedi. Benim kelebeğim akılsız değil diye bağırmıştım. Bir
süre sonra kelebeğim kendini yine kavanozun duvarına vurdu ve düştü ama
bir daha kalkamadı. Kanatlarını yere sermiş öylece duruyordu. Neden
uçmuyor dedim arkadaşıma çok yoruldu dinleniyor olmalı dedi. Aradan
uzun zaman geçmesine rağmen hiç kımıldamıyordu eve gelip anneme
gösterdim onu. Annem kavanozun kapağını açtı dikkatlice kelebeği eline
aldı bana döndü;
…..Neden kelebeği kavanoza hapsettin dedi?
…..ONU ÇOK SEVİYORDUM benim olsun istedim anne.
…..Onu kavanoza hapsetmekle havasız bırakıp özgürlüğünü elinden
alıp ölüme götürdüğünü hiç düşünemedin mi? Zavallı kelebek kavanozun
içinde çırpınıp kanatlarını kırarken hiç mi acımadın.
…..Ben ona nasıl davranacağımı bilemedim ben onu sadece sevdim anne.
Derken en çok sevdiğim arkadaşım söze karıştı. Ben onun kavanozda
öleceğini biliyordum. Çünkü hava almadan yaşayamazdı.
Bunu duymak beni deliye çevirmişti. Arkadaşıma katil diye bağırmaya
başladım. Madem biliyordun onun çırpınışlarını sende görüyordun neden
onu kurtarmak için müdahale etmedin neden beni ikaz etmedin.
Arkadaşımsa sadece; Bilmem düşünemedim kelebek senin dedim müdahale
etmek istemedim dedi.
Doktor Lale hastanın bunları anlatırken hangi noktaya geleceğini
tahmin etmişti. Konuyu kapatıp hastanın düşüncelerini başka yöne çekmek
adına onun ellerinden tutup koridorda biraz yürümeye ne dersin? Dedi.
…..O; Doktor görmüyormusunuz? hala benim kavanozdaki kelebek olduğumu.
Hiç uçamayacak kadar yorgun ve kırık kanatlarımı görmüyormusunuz?
…..İstesen bu kanatları tamir etmek senin elinde. Bunu kendin için
yapmıyorsan bunca sevenlerin için sevdiklerin için yapmalısın. Onları
ne kadar üzdüğünü görmüyormusun?
…..Çok adaletsizsiniz doktor. Bana onları üzdüğümü söylerken neden
onlarada; Siz bu zavallı insanı sevdiğiniz içinmi kavanoza hapsettiniz?
Ve sizler sevdiğinizi söylediğiniz bu insan bu kavanozda çırpınırken
gördüğünüz halde neden bu hayatın içinde bir yol bulması için müdahale
etmediniz onu yapayalnız bıraktınız unuttunuz diye sormuyorsunuz?
…..Bırakın beni doktor. Sizde kabullenin artık ben bir kelebeğim
ve artık kavanozumu kabullendim. Kanatlarımı yere indirdim. Ne
kavanozun kapağını açın nede duvarlarını kırın. Ben kaderi
kabullenmişken bana alışık olmadığım bir dünya daha sunmayın.
Doktor Lale hayatın insanları nasıl bu noktaya getirdiğini
defalarca kez görmesine rağmen, içinde anlayamadığı bir hüzün ve
nefretle;
EĞER İNSANLAR SEVMENİN HAKKINI VEREBİLSEYDİ, sevmenin fedakarlık
ve emek olduğunu kavrayabilsyedi , insanlar birbirini anlayabilseydi şu
hasta yataklarının çogu boş olurdu dedi içinden.
Ne çabuk tanıyoruz değil mi...Ve ne çabuk tüketiyoruz... Harcıyoruz elimizdekileri...
Doğduğumuzda hiçbirşeyi bilmez iken... Tanıyoruz çevremizi... Önce emeklemeyi, sonra yürümeyi... Sonra gördüklerimize isim vermeyi... Acıyı, tadlıyı ve sevgiyi... Bir çocuk annesine olan sevgisini ancak iki yılda kazanabiliyor... Onu ancak 2 yıl içinde tanıdıkdan sonra kaybettiğinde yitirdiğinde özlüyor...
Belki de en kontrollü en bilinçli olduğumuz dönemdir çocukluğumuz... O dönemde herşeyi yavaş yavaş tanırız... Ya da tanıdığımızı sanmayız..
İnsan büyüdükçe bilinç ve kontrol kaybına uğruyor... Ve sonra herşey hızlanıyor... Önce yaşam hızlanıyor. Başımız dönebiliyor bazen... Yetişemiyebiliyoruz... Ve sonra hızla tanıyıp kazandıklarımızı aynı hızda tüketiyoruz... Önce arkadaşlıkları... Sonra adına türküler yazdığımız sevdalarımızı... Yıllar sürer diye umduğumuz dostlukları...
Oysa bu kazanımlar kolay elde edilmiyor... Edilmemeli!... Ve aynı şekilde de tüketilmemeli... Belki bizim için o tüketme anlamsız olabilir... Tükettiğimiz değerlerle, harcayıp savurduğumuz insanların bir önemi olmayabilir bizler için...
Peki ya biz veya bu değerler karşımızda ki için ne ifade ediyor olabilir diye düşündük mü hiç....
Kadir ARAS
Değerli Esselam.net 'in kurucusu ve yöneticisi Kadir Aras'ın bu yazısını kendisinden izin almadan siteye ekledim umarım hoşgörüyle karşılar. İçeriği o kadar güzel geldiki istedimki siteyi ziyaret edenlerde bugüzel yazının verdiği mesajı alabilsinler.
Evet hiç önünü sonunu düşünmeden hiç hesap etmeden ölçüp tartmadan tükettiğimiz değerler, sevgiler ve şahıslar. Ancak tükettikten sonra yoklugunu hissettilerimiz, veya tüketirken aslında farkına varmadan kendi tükenişimizi sonradan görmemiz.
Öncelikle Allahın bize lutfettiklerini, dünyanın ve içindekilerin ahiret ve içindekilerinin bizim için ne ifade ettiğini anlama ve hakkını vererek yaşama, Allahın bize sunduğu her nimeti heran kaybedeceğimiz korkusuyla sımsıkı avuçlarımızda tutma dileğiyle.......................................
Yalnızlığın hangi tarafındayım bilinmez... En çok da yabancıyım kendime.Saklandıkça yaşadığım yalanlardan...
Gözümü her açtığımda hissettiğim korku; avuçlarıma damlayan bir hayal kırıklığı, bir acı oldu...
Nasıl yürüdüm, ne zaman geldim ben bu yalnızlığa?... Daha kapıyı bile çalmamıştım, ne çabuk açtın... Müsadenle yüreğimi aramaya geldim, kendi kimliğimde yitirdiğim yalnızlığımda...
Doğuştan mı yalnızım, yoksa yalnızlığım da mı doğdum? Ne zaman geldim unuttuğum bu zaman kavramından, bu bomboş kalabalıklardan sıyrılıp... Beni buraya getiren hayallerim, umutlarım, göz yaşlarım, hayal kırıklıklarım ve yıkımlarım....biliyorsun...
Eğer gelmeseydim kalacaktım enkazın altında. Kusura bakma rahatsız ettim seni yalnızlığım. Eğer yalnız değilsen ben gideyim...Ama ben ne zaman gelsem sen yalnızsın...Yok hayır biliyorum, uzun zamandır buradayım. Her gitmek istediğimde senden, aslında hiç gidemediğimi anladım sana dönüşlerimde... Sanki bir kördüğüm oldun boğazıma düğümlenen...
Madem geldim anlatayım izninle...
Bir hayal kapısında doğdum.Yalan insanların adına sevgi dedikleri ve iki dudak arasında tükettikleri yaşamda buldum kendimi... Neye uğradığımı anlamamıştım daha. İnandım, güvendim sadece iki dudak arasında dökülen cümlelere, harcanan yüreğimin eridiğini göre göre. Göz göre göre... Aslında gözüm kör olmuştu, kulağım duyardı sadece.
Bense yüreğimde yanan ateşin kor olmasını seyrettim ve kendi küllerimden yeniden doğmaya çalıştıkça, bir tokat daha yedim yalan hayattan.
Ve yine ve şimdi yüreğimde yanan ateşin adını hayal koydum. Çünkü sevgi sadece dudaklardaki cümlelerde yaşanan yalan olmuş...
Ne umut, ne sevgi cümlelerde anlam bulamazdı yüreğimdeki kadar... Ama su gibi akan zaman, bir nehir oldu şimdi gözlerimde, gittikçe uçuruma çağlayan. Her geçen gün yaşadığım yaşanmamışlıkları, yalanları tokat gibi vursan da yinede yanındayım yalnızlığım,
Yüreğimdeki MAVİ ÖLÜMÜ ancak seninle paylaşabilirim ey yaşamdan bana miras kalan YALNIZLIĞIM