..........KARDELEN...........Ey Muhammed Ey Can Nadide Gülüm, Sen Yoksan Neylerki Dünyada Ölüm.

15/9/2009 - Kadir Gecesi ...Gecenin KADRİNİ bilenlere rahmet olsun...

        

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Gerçek şu ki, Biz onu kadir gecesinde indirdik. (Kadir Suresi, 1)

Kadir gecesinin ne olduğunu sana bildiren nedir? (Kadir Suresi, 2)

Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. (Kadir Suresi, 3)

Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler. (Kadir Suresi, 4)

Fecrin çıkışına kadar bir esenliktir (selamdır) o. (Kadir Suresi, 5)

Kadir Gecesi", "değer gecesi"dir. Allah tarafından değerli kılınmış bir gecedir  Bu değer ayette rakamla ifade edilmiştir: "Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır!"
Bin ay, yaklaşık seksen üç yıl eder. Bunun anlamı, dolu dolu yaşanış bir insan ömrü demektir. O halde bu ayet şöyle de okunabilir: "Kadir gecesi bir ömürden daha hayırlıdır!" Kadir Gecesi'ne atfedilen bu değer, bizzat geceden mi kaynaklanmakta, yoksa geceye değerini veren başka bir unsurdan mı? Bu sorunun cevabını birinci ayet açıkça vermektedir. Buna göre, bu muhteşem gece, tüm değerini Kur'an'dan almaktadır. Çünkü Kur'an, bu gecede inmeye başlamıştır. Bir geceyi 30.000 kat daha değerli kılan unsurun geceye/zamana ait olmadığı, bu gecenin sabit bir zamana tekabül etmemesinden de anlaşılır. Zira, üzerinde konuşulan zaman, Kameri takvime ait bir zamandır ve Kameri'yi Şemsî takvimden ayıran en tipik özellik de sabit değil sürekli değişken olmasıdır. Buna göre, Kameri yıl içerisinde kutsal kılınan her tür zaman parçası (Ramazan, Kadir Gecesi, İsra ve Mirac Gecesi gibi) kutsallık ve bereketini, bizzat kendilerinden değil, kendi dışlarındaki bir 'değerden' almaktadırlar. Kur'an'ın ay takvimini zaman belirleme ölçüsü olarak zikredip, bunu Güneş yılıyla eşitlemek için yapılan bir sahtekarlık olan "nesi" uygulamasının mantığını eleştirmesinin nedeni de bu olsa gerektir.
            Kadir Gecesi'ne, 30.000 kat değer getiren unsurun Kur'an olduğu anlaşıldıktan sonra, tüm kutsallık ve bereketin herhangi bir sabit zaman parçasına/geceye değil Kur'an'a izafe edilmesi doğru ve makul olandır. Bunun anlamı da şudur: Ey insan! İndiği zamana dahi 30.000 kat değer yükleyen bir Kitab, indiği kendi halinde bir çöl kasabası sakini olan Abdullah'ın oğlu Muhammed'i 'Âlemlere rahmet' olan bir elçi eden, sıradan bir çöl kasabası olan Mekke'yi, 'Kentlerin Anası' olan mübarek ve muhterem belde eden bu vahiy, eğer senin yüreğine, zihnine, hayatına ve dünyana da inerse, sana bir gecesi bir ömür kadar bereketli bir hayat bahşeder, senin duygu, düşünce ve eylem potansiyelini binlerce kat artırır!
Ashabtan bazı kimseler rüyalarında Kadir Gecesi'nin Ramazan'ın son yedi gününde olduğunu görüp bunu Rasul'e haber verince, Rasulullah "Görüyorum ki rüyalarınız Ramazan'ın son yedi gecesi hakkında birbirini tutuyor. Artık kim Kadir Gecesi'ni arayacaksa onu Ramazan'ın son yedisinde arasın" (Buhari ve Müslim) buyuracaktır. Yüzyıllardır Müslüman geleneği, rivayetlerin de katkısıyla, Ramazan'ın 27. gecesini Kadir Gecesi niyetine ihya etmekte, yüz milyonların yanık yürekleri Rablerinin rahmet ve şefkat pınarına binbir umutla kurumuş dudaklarını dayamaktadır.
Bu sembolik kutlamada tek yürek olmuş yüz milyonların biricik arzusu şu muştuya nail olmaktır: "O gece boyunca melekler, Rablerinin izniyle (ölü canlara) hayat taşımak için bölük bölük inerler; her çeşit barış, huzur, saadet ve güven taşırlar...ta şafak sökünceye dek!.."
Çünkü, vahyin taşıdığı barış, huzur, saadet, güvenlik ve özgürlük (selam) tek çeşit değildir; duygu, düşünce ve eylem olarak bireyin tüm hayatını kapsar. Sadece bireysel değil toplumsal barış, huzur, saadet ve güvenin de tesisi fıtratla aynı kaynağa ait olan vahyin diriltici soluğuna (ruh) muhatap olmakla gerçekleşir.
Biz bu gecede, başta bu toprakları vahiyden mahrum edenlerin hidayeti ve ıslahı olmak üzere, herkes için dua edeceğiz. Çünkü çok susadık.

Mustafa İslamoğlu
• yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı

5/1/2009 - Gazze Kerbela Oldu................................

GAZZE, KERBELA OLDU…

Hüseyin’i biliyor musunuz ?

Muhammed’in gözünün nuru, Ali’nin can parçası olan Hüseyin’i…

Peki ya siz Hüseyin’i biliyor musunuz ey din baronları, Kuran simsarları, Müslüman kılığına girmiş Mammon’lar…

Sizin Hüseyin’den haberiniz var mı ?

Hani o Kerbela’da yalnız bıraktığınız, terk ettiğiniz Hüseyin’den bahsediyorum…

Biz Hüseyin’i Kerbela’da yitirdik. İhanet hançeri göğsümüze saplandı. Gözlerimizden yaş yerine, kan aktı. “Bu şehir dile gelsin” diyordu ya hani ayet..” Bu şehir dile gelsin… Bağrından çıktığın işte şu şehir dile gelsin!... Babalar, anneler, çocuklar hepsi dile gelsin!..Biz insana zorluklara karşı dayanma gücü verdik; hiç kuşkusuz.” diyordu. Biz de böyle dayandık ayet ayet…Ve canımızdan çok sevdiğimiz fidanı, Hüseyin’i feda ettikten sonra, ölüm bize tutsak oldu, biz sadece Allah’a kul olduk….Yılanlara, çiyanlara rağmen yürüdük…Yürüdük…Yürüdük…

Ey din baronları, Kuran simsarları, Müslüman kılığına girmiş Mammon’lar…

Oysa siz Hüseyin’le beraber adaleti, onuru da terk ettiniz…Hüseyin’i Kerbela’da nasıl toprağa gömdüyseniz, kendinizi de mahşeri bir karanlık içine gömdünüz.. Düşmüşün elinden tutmadınız… Güçlüklere göğüs gerip, acıları paylaşan Müslümanlar’dan olmadınız..O halde kime iman ettiniz ?

Gazze bugün Kerbela oldu…

Ve siz bugün Gazze halkını Hüseyni bir yalnızlık içerisine terk eden din baronları, Kuran simsarları, Müslüman kılığına girmiş Mammonlar…

Söylesenize hadi siz kime iman ettiniz ?

Müslüman yurdu önce göz göre işgal edildi, sonra ışıklar söndü ve Filistin kanla yıkanmaya başladı. Kardeşlerimiz senelerdir zalimin pençesinde çırpınıyor. Oysa siz ne yapıyorsunuz ey İslam aleminin Ebu Leheb’leri… Siz ne yapıyorsunuz, haydi söylesenize…

Muhammed’in gözünün nuru, Ali’nin can parçası olan Hüseyin’e de siz kıydınız, Filistin’e de siz.. Hüseyin’i de siz yalnız bıraktınız, Filistin halkını ve Hamas’ı da siz…

Kahrolsun Ebu Leheb iktidarınız; kahrolsun.. Zenginlik ve iktidar sizi kurtaramayacak, biliyorsunuz öyle değil mi ?

Kahrolsun sizin iktidarlarınız, sizin Müslümanlığınız kahrolsun…

Hadi çağ dile gelsin ve görün bakın nasıl ziyan olduğunuzu…

Ve görün bakın; biz bu ziyandan iman ederek, iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışarak, hak ve adalet için el birlik olarak ve el birlik güçlüklere göğüs gerip,acıları paylaşarak nasıl kurtulacağız.

Alın efsunlarınız, tılsımlarınız sizin olsun…

Hüseyin bizim olsun, Gazze bize kalsın…

Varsın gözlerimizden yaş yerine kan aksın…Varsın zulmün hançerini yiyelim göğsümüze…Varsın ışıklar sönsün, her yer Kerbela olsun..Varsın Gazze Kerbela olsun, içimizde hiç durmaksızın salalar okunsun…

Allah var..Gam yok...

Ey levh-i mahfuzu yazan kalemi yaratmış olan… Ey hakikati hikmet dolu bir kitap şeklinde bize sunarak, Kuran-ı Kerim’le bize kainat kitabının sırlarını açıklayan…Ve ey tüm varlıkların ecellerini tayin ederek, günü geldiğinde son veren, din gününün maliki…Ey Mustazafların Rabbi…Adaletini bilmek ne güzel…Allah’ım...

                                                                                       Peren Birsaygılı

• yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı

26/4/2007 - E.Y Y.O.L.C.U..........!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

  • Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin
  • gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
  • Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan,
  • yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve
  • seyyal…
  • "En doğru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak
  • lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma…
  • Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
  • Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler.
  • Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
  • Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik
  • uyuşturucularla keyif çatanları, telörgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre
  • koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine
  • zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını
  • çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara
  • kızıp yolu satanları göreceksin.
  • Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen,
  • amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın , merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol :
  • insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.
  • Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çaken,
  • başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.
  • Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman
  • olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabile-ceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir
  • şey daha : Pusulayı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; İbreyi saptırırlar da haberin olmayabilir.
  • Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak
  • durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzrindeki saptırıcı etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan
  • başkasından korkarsan , korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin.
  • Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır; Yani, kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.
  • Hayırlı yolculuklar dostum.

  • MUSTAFA İSLAMOĞLU

• yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı

19/4/2007 - Selam Olsun İbrahime........................................

AKİT MAKALELERİ  
"Selam olsun İbrahim'e!"
29/3/1999

Bu başlık bana ait değil; Kur’an’a ait. (37:109)

‘Kimlik sınavı’ndan ateşle sınanarak geçen İbrahim, ‘kişilik sınavı’nı da “kurban”la verip, özbenliğine ve onun işaret ettiği Mutlak Hakikat’e takarrubu (yaklaşması) üzerine, göklerin tebriğini işte bu şekilde alıyordu.

İbrahim, kendisini ciddiye almanın öbür adıydı. Kendisini ciddiye aldığı için, inancını ve inkarını, “evet”ini ve “hayır”ını, kabulünü ve reddini ciddiye aldı. Bu ciddiye alış sayesinde, “parmak ayı gösterirken parmağa değil, parmağın gösterdiği istikamete bakmayı” becerdi. Güneşe, aya ve yıldızlara takılmadı; onları hakikat yürüyüşünde bir işaret taşı olarak kullandı.

Kişinin kendisini ciddiye alması, hayatı ciddiye almasıdır. Hayatın anlamını kavrayamayan ve ona anlam veremeyen; “anlamsız” bir hayatı nasıl ciddiye alsın? Hayatını anlamlandıranın yalnız hayatı değil, düşleri, hülyaları, umutları ve duaları da ciddiye alınmayı hakeder. İşte İbrahim, hayatı ciddiye aldığı için rüyasını, hülyasını, duasını da ciddiye aldı. Kendisini ciddiye alanları Allah da ciddiye alırdı. Bu nedenle İbrahim’in rüyası, hülyası ve duası gökler katında ciddiye alındı; sonucu o ciddiyetle değerlendirildi. Bu ciddiyet, İbrahim’in gökkubbeye saldığı çığlığın 4000 yıl sonra dahi burada/şimdi gibi yankılanmasından anlaşılmıyor mu?

Nemrud’un ateşine odun taşıyanların yüzünü kararttığı bir dünyada, İbrahimî bir teslimiyete, İbrahimî bir dirence, İbrahimî bir adanışa, İbrahimî bir imana ne kadar da ihtiyacımız var.

Çağın Nemrudları her yerdeler; çağın İbrahimleri nerdeler? Nerdeler kendisini, inancını ve inkarını ciddiye alanlar? Nerdeler, hakikati aramanın bedelini ödeyerek hakikate ulaşanlar? Nerdeler geçiciye, dünyalığa, aldanışa “kurban gitmeyecek” sahici “Kurbanlar”?

Bayram onların bayramıdır; bayram kurbanların bayramıdır, kendi öz benliğine yanaşan, onunla buluşan, bilişen, tanışan ve sarışanların, sorumluluk şuuruna ulaşanların bayramıdır. Böylelerinin payına, kurban bayramlarında “et” değil “dert” düşer, elem düşer, ıstırap düşer. Çünkü onlar “he”nin ağladığını görmüşlerdir.

“He”nin ağladığını görenler

Zamanın ve mekanın, tarihin ve coğrafyanın gözlerini görenler “he”nin de gözlerini görürler. Sadece “sözlere” değil, yüzlere ve özlere de bakmayı becerenler, “he”nin gözlerine bakmayı da becerirler. İşte bu talihlilerden biri, Asaf Halet Çelebi “he”nin gözlerini görmüş; aşkına Bisütunları boyun eğdiren zamanın Ferhatlarına sesleniyor:

“vurma kazmayı

ferhaad

he’nin iki gözü iki çeşme

aaahhh

dağın içinde ne var ki

güm güm öter

ya senin içinde ne var

ferhaad”

Çelebi’nin he’nin ağladığını gören gözleri gerçek İbrahim’i de put kırarken görmüş. O, put yapımcılarına kızmıyor sadece, ‘sahte İbrahimlere’ de kızıyor:

“İbrahim

içimdeki putları devir

elindeki baltayla

kırılan putların yerine

yenilerini koyan kim

...........

İbrahim

Gönlümü put sanıp da kıran kim”

Bayramlar gönülleri imar seferberliğidir

Elindeki baltayı “putların” yerine gönüllere vuranların ve kalpleri “put” niyetine kıranların elinden, öncelikle o baltaları almak gerek. Dahası, kırık gönülleri sarmak, dertli yüreklere derman, kırık kalplere merhem olmak gerek. Bir toplumda, gönülleri imar edecek olanlar, mamur bir gönül taşıma bahtiyarlığına erenlerdir.

Korkmayın çağın sahte tanrılarından; tüm ihtişamlarını korkunun krallığına borçlu olanların ekmeğine katık olmayın. Yığınların korkularından kendilerine iktidar çıkaranların geleceği olmaz. Aldanmayın onların sahte ihtişamına; onların ihtişamı Kur’an’ın ifadesiyle “giydirilmiş kalaslara”, İncil’in ifadesiyle “badanalı kabirlere” benzer.

Geleceği yeniden inşa edecek olanlar, kırık gönülleri ihya edecek olanlardır. Bayramlar bunun için bulunmaz fırsatlardır. Sabır ipliğini aşk iğnesine geçirip yırtılan umutları dikin. Toplumun tüm öksüzleri, yetimleri, yoksulları, açları, susuzları sizin doğal müttefikinizdir. Sadece Kurban bayramı dolayısıyla doyasıya et yüzü gören milyonların duygularını, halkın yoksulluğuyla ve acılarıyla dalga geçercesine hayvan muhabbetleri kurban bayramlarında depreşen yerli ‘fransızlar’ nasıl anlasın?

Düşünce mağdurlarının yattığı hapisaneler, hastaneler, çocuk yuvaları, huzurevleri, yoksul varoşlar sizden sorulur. Mezardaki ölülerini dahi bayramlarda unutmayacak kadar vefakâr olanların, mağdur, mahkum, mazlum, masum dirilerini unutması düşünülemez.

Nemrud’un ateşine odun taşıyanlara karşılık, İbrahim’e su taşıyanların bayramı zaten mübarektir.


• yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı

19/4/2007 - Sevgili Rasulü anmakmı? yoksa anısını yaşatmakmı?

Arif Çevikel  

Peygamberimiz bizim için adı değil hayattır
01/04/2007

Peygamberimiz bir Müslüman için “anı” olabilir mi?

Anılar “geçmişte kalanı”, “geçip gitmiş olanı” temsil ederler. Peygamberimiz bir Müslüman için “anılarda kalan”, “geçip gitmiş olan”, dolayısıyla “anılan” mıdır?

Hemen belirtelim ki, tüm “anmalar”, unutmanın zımni bir itirafıdır. Unutulmayanın, hele hayatın ta merkezinde olanın, “anılmasından” söz edilemez. Birini anmak, hatırlamaktır. Hatırlamak, iyidir. Ama bu Peygamberimiz ise, onu hatırlamakla teselli olmak, bir o kadar düşündürücüdür.

Allah onu “izlememizi” emretti. Çünkü o yeryüzünde iz bırakan, yerde yürüyen bir “insan” idi. Allah zatnı izlememizi bunun için emretmedi. Zatına olan sevgimizi, Elçi’sini izleyerek isbat etmemizi emretti: “De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız, beni izleyin ki Allah da sizi sevsin; günahlarınızı mağfiret etsin.

Kur’an’ın helak kıssasını anlattığı tüm inkarcı kavimler, kendilerine gönderilen “insan peygamberi” inkar hususunda ortak tavır gösterirler. Kur’an hepsinin de gönderilen elçiyi reddederken “Bize bir melek gönderilmeli değil miydi?” dediğini nakleder.

Bu iki şeyin göstergesidir:

1) İnkarcı kavimlerin iman etmeye gönüllü olmadıklarının. Zira bu bir sahte mazerettir. Bununla, “Biz hayat tarzımıza müdahale ettirmeyiz” demeye getirirler. Zira bir meleğin davranışları bir insan tarafından “örnek” alınıp üretilemez. Mahiyetleri farklıdır. Eğer elçi gönderilen bir melek olsaydı, bu kez de “O melek, biz insanız; biz nasıl onu örnek alalım?” diyeceklerdi.

2) İnkarcı kavimlerin insan soyuna olan güvenlerini tamamen yitirdiklerinin. Baksanıza “Bize bir melek gönderilmeli değil miydi?” diyorlar. Bu “herkesi kendi gibi görmek” deyiminde ifadesini bulan ruh halidir. Kendileri o kadar sapmışlardır ki, bu sapma onların insan türüne olan güvenlerini kökten yok etmiştir.

Peygamberimiz bir Müslüman için sadece bir “anı” değilse, Kutlu Doğum münasebetiyle içinden geçilen şu günlerdeki etkinlikler de, “Dostlar beni hatırlasın” türünden bir “anı”ya dönüştürülmemelidir.

Diyanet’in yuvarladığı küçük kar topu, büyüdü büyüdü kocaman bir dağ oldu. Günlere, haftalara sığmadı. Kutlu Doğum Haftası olarak başlatılan merasimler, Nisan’ın tamamına yayıldı, Nisan neredeyse  kutlu doğum ayı haline geldi. Camilere sığmadı. Salonlara, hatta statlara taştı.

Bu yıl kutlamalar isim değiştirdi. Anlamlı bir jestle “Kutlu Doğum Haftası” artık “Peygamberler Haftası” olarak kutlanacak. Geçen yıl Danimarka’da ortaya çıkıp bir çok Batı başkentinde yayımlanan çirkin karikatürler, insanlığın son adası olan Hz. Peygamber’i dünyanın gündemine oturttu. Bu iş âdetâ, cüzi şerle murad olunan külli hayra dönüştü. Müslümanların alemlere rahmet Hz. Muhammed’le olan irtibatları tazelendi.

Batı, Müslümanların verdiği tepkiyi anlamadı. Biz de Batı’nın anlamayışını anlamadık. Bunun temelinde, Hıristiyan Batı’yı peygamberli saymamız yatar. Oysa, Hıristiyan Batı (ateist Batı’dan söz etmiyorum) bizim inandığımız anlamda bir “peygamber tasavvurundan” yoksundu. Yani peygambersizdi. Onlar Hz. İsa’yı tanrılaştırdıkları günden beri peygambersizler. Teslise inanan birinin inancında peygambere yer kalmamıştır. Onun için de, peygamberli bir dini, toplumu ve ferdi anlayamıyorlar.

Biz Müslümanların peygamber sevgisini de anlayamadılar. Hatta geçmişte Hz. Meryem’e yönelik Batı’da ortaya çıkan çirkin davranışlara Müslümanların tepki göstermesini de anlayamadılar. Zaten bu, karikatür terbiyesizliği münasebetiyle girdikleri “Siz de İsa için aynısını yapın, ödeşelim” tavrından anlaşılıyordu.

Bu arada, her zaman olduğu gibi bizde de işin istismarını yapanlar çıkmıyor değil. Peygamberimizle ilgili yayıncılık alanında yaşanan şu enflasyona bir bakın. Nasreddin Hoca’nın kazanı gibi, eski kitaplar yeni yavrular doğuruyor. Ciddi bir siyer okuru bile olmadan siyer yazmaya kalkanların haddi hesabı yok. Kaş yapayım derken göz çıkarılıyor. Vahyin inşa ettiği bir peygamber tasavvurundan mahrum olarak yazılmış, hakikate ve kaynağa sadakat kaygısı taşımayan harcıalem ve çala kalem eserler.

En tehlikelisi de, bu işin Cahiliyye şirininin ana damarlarından biri olan “medhiye” yarışına dönmüş olması. “Kim daha çok övecek?” yarışı çığırından çıkınca, iş Hz. Peygamber’i “tanıtma” değil, “tezgahlama” yarışına dönüşüyor. Olan, vahyin inşa etmeye çalıştığı sahih “peygamber tasavvuruna” oluyor. Efendimizi tanıtma iddiasıyla çıkılan yolda, efendimiz tanınmaz hale getiriliyor. Allah’ın “örnek” göstererek hayatımızda üretmemizi istediği bir değeri, bizler acımasızca ve arsızca “tüketmeye” koyuluyoruz.

Şimdi cevaplanması gereken sualler şunlar: Peygamberimizin bizim methiyemize mi ihtiyacı var, yoksa bizim onu örnek alıp hayata taşımamıza mı ihtiyacımız var? Bu ikincisi gerçekleşmiyorsa, birincisi ona ödenmiş bir “manevi rüşvet” olmaz mı? Dahası, o adıyla sanıyla zaten “övülmüş”tür. Onu Allah övmüştür. Onun bizim övgümüze ihtiyacı yok, ama bizim onun modelliğine ihtiyacımız hadsiz. Hal bu iken, neden böyle yaparız?

“Güzel örnek”i kendi hayatlarımıza taşımanın nasılını konuşmaya devam.       


• yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı

23/5/2006 - kırk yaş erkeği



40 yaş erkegi

Kendimi ayırt etmeden söyleyeceğim:
Bazen erkek soyu midemi bulandırıyor.
"Kadın kokusu", taze ete susamış bir sırtlana dönüştürüyor bizi... Gözümüzü kör ediyor; başımızı döndürüyor.
Amerikan başkanından hocasına, kör cahilinden okumuşuna, kılıbığından "Taşfırın"ına kadar böyle bu...
Hele 40'ımızı geçmişsek...
Hele cüzdanımızı şişirmişsek...
Ve hele 40 yılı "boşa" geçirmişsek...
* * *
Sokağın çağrısını 40'larında işiten erkeğin "kaybolan yıllar" ağıtına, "televole" özentisi bir aşermenin ağız şapırtısı eşlik ediyor.
Evet, "alem gezip eğleniyor". Sokakta onun karizmasına teslim olmaya hazır "çıtırlar" fink atıyor.
O ise pijaması içinde "evi bekliyor".
Oysa -40'lıkların yaman teşhisiyle- "Hayat hızla geçiyor" ve "Böyle mi öleceğiz?" sorusu beyni deşiyor.
Bu panik, yaşanmamış yılların hıncıyla sokağa döküyor 40 yaş erkeğini...
Altta kırmızı arabalar, belde zar zor giyilmiş kotlar, dilde demode iltifatlar, cepte karaborsa Viagra'larla...
Hâlâ beğeniliyor olmanın vehmi, hala yapabiliyor olmanın hazzına karışıyor. Tatmin edilen ego şiştikçe şişiyor. Nefis uyanınca göz, ne iş ne ev görüyor.
Bitap evliliklerin tozunu, sevgisiz ilişkiler alıyor.
Her dişlenen "taze et", yenileri davet ediyor.
Ev zulaları, günahların çetelesini tutuyor.
İhanet kol geziyor.
* * *
Kim bilir kaç erkek, gömlekteki bir ruj izi, cepte unutulmuş bir mektup ya da ansızın gelen bir telefon mesajı yüzünden kan ter içinde hesap verdi, çocukça boyun eğdi, beceriksizce yalan söyledi, öfkeyle terk etti, terk edildi bugünlerde...
Kaçı, pişman gözler, yalvaran sözlerle geri döndü eşine, döndürdü eşini...
Kaçı, ertesi gün unuttu, "ebediyen" verdiği sözleri...
Kaçı, haber verenleri suçladı, yakalandığında...
Kaçı, yakalanana "enayi" dedi, haberi duyduğunda...
Ve kaç "kutsal kadın", aile denilen kumdan kalenin sınır boylarını bekledi, kızarak, ağlayarak, utanarak, yine de diş bilediği kale reisini savunarak; ...ve göz yumarak... bazen sevgiden, çoğu kez çaresizlikten...
...aynı saatlerde erkek, bir kahvede, becerdiklerini anlatırken...
* * *
Yanlış anlaşılmasın:
Garipsediğim, 40 yaş erkeğinin kadını sevmesi değil; sevmemesi...
Ve şaşırtıcı olan, ihanet etmesi değil; ihanet ettiği hayatı aynen sürdürmesi...
Yaşadığının bedelini ödemeye cesaret edememesi...
Harcına yalan kattığı kaleyi terk edememesi...
"Ben de karımın kaçamağını, ondan beklediğim tevekkülle karşılayabilirim" diyememesi...
Hep kendine yontarak diktiği ikiyüzlü bir ahlak totemine her daim secde etmesi...
Ne ihanet ettiği, ne ihaneti paylaştığı kadına karşı dürüst olabilmesi...
40'ında hala para karşılığı çiftleşmeyi, geceden kalma pudra izini banyoda gizlice çitilemeyi, cep telefonunu her an patlayabilecek bir el bombası gibi gizlemeyi kendine yedirebilmesi...
* * *
Kabul edelim:
Evlilik bitti!
Çağ yorgunu aile, ancak başka kadınların (ya da erkeklerin) kolunda yürüyebiliyor.
Yalan, bir mecburiyetler rejimi sayılan evliliğin temellerini oyuyor. Ve herkes her şeyi bilerek, gönülsüzce boyun eğerek bu oyunu oynuyor.
Çare, eşlerin birbirinin hayatını yaşamaktan vazgeçip her hayatı, sahibinin nefsine, iradesine, vicdanına, insafına terk etmesidir.
Sevgi varsa, aile ilelebet sürecektir.
Yoksa, böyle sürdürmek rezilliktir.
Yalansız yaşamayı özlemediniz mi?
***************************************************************
Can Dündar


• yok Yorum • Yorum yaz! • Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Gönlüm uçmak isterken semavi ülkelere Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere N.F.K

Kategoriler

Arkadaşlarım

• Özkan Özdemir
• bizimada
• Blogcu Yardım
• gulpare81
• gullerderya
• benimkendidunyam
• ademdoger1


Zirve100 Sayac
Zirve100 Site istatistikleri
Zirve100 Sayac